1. Dilbilgisi

Bir medeniyet dili olarak Arap dilbiliminin gelişimine Araplardan daha fazla Arap olmayan İranlı ve Türk gibi milletler katkıda bulunmuşlardır. Klasik İslam yazınında Arap dilbiliminin şaheseri İranlı bilgin Sîbeveyhi’nin (ö. 177/793) kaleme aldığı ve kendisinden sonra defalarca şerhedilmiş el-Kitâb’tır. Hem edebi özellikleri hem de teorik yapısının mükemmelliğiyle eser, düşünce tarihinde Aristoteles’in Organon’u ve Batlamyus’un Almagest’inden sonra yazılmış “üçüncü en mükemmel kitap” olarak kabul edilmiştir. Günümüzde Ulrike Mosel, Gerard Troupeau, Cornelius Versteegh, Richard Frank, Michael Carter ve Joraslav Stetkevych gibi Batılı araştırmacılar, Arap dilbilimindeki felsefi etkilenimlerden hareketle İslam-Batı ilişkisi üzerine tezler geliştirmektedirler.

Arapça Dilbilgisinin (Nahvin) Ortaya Çıkışı: es-Sîrafî

Tam adı Ebû Muhammed Yûsuf b. Ebî Saîd El-Hasen b. Abdillâh b. Merzubân es-Sîrafî (ö. 385/995) 330/942 yılında Bağdat’ ta doğdu. Fars asıllı köklü bir aileye mensuptur. Arap dili ve edebiyatı âlimi Ebû Saîd es-Sîrâfî’nin oğlu olarak daha çok İbnü’s-Sîrâfî künyesiyle tanınır. Bir yandan geçimini sağlamak amacıyla yağ ticareti yaparken diğer yandan babasının verdiği Arap dili, lügatı ve grameri ile şiir ve aruza ilişkin derslere katılarak kendisini yetiştirdi. Sîrâfî ticareti bırakarak kendini tamamen ilme verdi, özellikle Arap sözlük birimi ve gramerinde derinleşti, daha çok şevâhid şerhi üzerinde çalıştı. İlk bilimsel çalışma olarak İslâhu’l-mantık’ta geçen şevâhidin şerhine dair bir eser kaleme aldı. Arap lügat, gramer ve edebiyatına dair birçok eseri okuttu. Özellikle Mufaddal b. Seleme’nin, Halil b. Ahmed’e ait Kitâbü’l-Ayn’ı tehzip ve ikmal ederek oluşturduğu hacimli lügatı Kitâbü’l-Bâri’ ile ilgili verdiği dersler münasebetiyle onun hakkında açıklama ve ikmaller yapıldı. Yalnız babasından istifade ettiği için çağdışı âlimlerle irtibatı olmadı. İbnü’s-Sîrâfî, 385 Rebîülevvelinin (Nisan 995) son Çarşamba gecesi Bağdat’ta vefat etti.

İnsanlar/ilim adamları Nahvi (…) ilk defa kimin ortaya koyduğu husûsunda farklı görüşler ileri sürmüşler. Bir kısmı Ebû’l-Esved ed-Düelî, diğer bir kısmı ise Nasr b. Âsım ed-Düelî olduğunu söylemişlerdir. Daha başkaları da Abdurrahman b. Hürmüz’ün bu işi yaptığını ileri sürmüşlerdir. Ancak ilim ehli insanların çoğu, bu işi gerçekleştirenin Ebû’l-Esved ed-Düelî olduğu kanaatindedir.

Ebû’l- Esved’in ismi, Zâlim b. Amr b. Süleyman (…)dır. Kendisi Basra sakinlerinden; nisbesi ise Düelîdir. (…) Ebû’l-Esved ed-Dîlî şeklinde telaffuz edenler, hemzeyi hafifleterek söylemiş olmaktadırlar. (…)

Ebû’l-Esved ed-Düelî, (Allah ondan râzı olsun) Hz. Ali’nin dostu ve onun taraftarlarındandı. Ali’yi ve çocuklarını sevmede samimi olanlardandı; bu konuda şiirleri bile vardır.

Ebû’l Esved, Basra’da Kışr oğulları (mahallesinde) konaklamıştı. Hz. Ali ve evladını sevdiği için geceleyin ona taş atıyorlardı. Sabahleyin onlara niçin taş attıklarını sorduğu zaman “Allah seni taşlıyor” dediler. O da onlara şöyle cevap veriyordu: “Yalan söylüyorsunuz; Allah bana taş atsaydı muhakkak isabet ederdi. Siz atıyorsunuz o yüzden bana değmiyor!’’

İlim adamları, Ebû’l Esved ed-Düelî’yi Nahivde planlama yapmaya sevk eden sebebin ne olduğu konusunda ihtilaf ettiler. (Bu konuda) Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsenna şöyle söyledi: “Ebû’l-Esved ed-Düelî, Arapçayı Ali b. Ebû Talib –radıyallahuanh–’den öğrendi. İlk zamanlar o, Ali b. Ebû Talib radıyallahuanh’den öğrendiklerini kimseye söylemedi. Ziyad (b. Ebih) ona “İnsanların kendisiyle faydalanacağı ve senin de önder olacağın ve kendisiyle Allah’ın kitabını açıklayacağın (tanıtacağın/öğreteceğin) bir iş yap” şeklinde bir emir gönderdi, ancak bundan afvını istemişti. Nihayet O (Kur’ân) okuyan bir kimsenin (Tevbe sûresinin üçüncü ayetini) (… innellahe berîün minel-müşrikin ve rasûlih...) diye (… Allah müşriklerden ve Rasûl’ünden beridir…) anlamına gelecek tarzda yanlış okuduğunu duyunca: ’İnsanların (bilgi seviyelerinin) bu duruma düştüğünü/geldiğini sanmıyordum!’ dedi ve Ziyad’a baş vurarak: ’Ben (şimdi) Vali’nin (Ziyad’ın) emrettiğini yapacağım ( Valimiz benimle çalışacak) dediğimi yazacak, akıllı ve anlayışlı bir kâtip görevlendirsin’ dedi. Bunun üzerine Abdu’l–Kays kabilesinden bir kâtip getirildi; onu beğenmedi. Başka biri getirildi. (…) Bu sefer Ebû’l-Esved ona: ’Ben bir telaffuz ederken ağzımı açtığımı gördüğün zaman o harfin üst tarafına bir nokta koy; ağzımı toplayınca o harfin önüne bir nokta koy; (çenemi aşağı) kırdığım zaman ise noktayı harfin altına koy. Bu okuyuşlarımın ardından genizden bir ses (ğunne) çıkarırsam (o takdirde) o bir noktanın yerine iki nokta koyarsın.’” İşte Ebû’l-Esved’in noktalama (harekeleme çalışması) bu şekildedir.

(Bu konuda) Muhammed b. Imran b. Ziyad ed-Dabbi (bir başka nakilde bulunmuş ve şöyle) demiştir: “Bana Ebû Hâlid (şöyle) dedi: Bize, Âsım’dan rivayetle Ebû Bekir b. Ayyaş (şöyle) anlattı: Ebû’l-Esved ed-Dîlî (Düeli), Ubeydullah b. Ziyâd’a Arapçanın (esaslarını ortaya) koymak için izin istemeye geldi de o ( bu teklifi) kabul etmedi. (Ebû Bekir) dedi (ki) Bir müddet sonra ona (Ziyad’a) bir grup insan geldi ve onlardan biri şöyle konuştu: Allah sana iyilikler versin!

Mâte ebâna (ebûnâ diyecekken) ve terake benûhu (benîhi diyeceği yerde! = Babamız öldü; geride oğullarını bıraktı! dedi; (o gelince de) Arap dili (grameri)ni ortaya koy (belirle/ yaz)! dedi.

Yahya b. Âdem ise Ebû Bekir’den o da Asım’dan rivayetle şöyle dedi: ’’Arapça (gramer esaslarını) ilk defa ortaya koyan Ebû’l-Esved ed-Düelî’dir. O Basra’da (Vali) Ziyad’a geldi ve dedi ki: “Ben görüyorum ki, Araplar yabancılarla karışık yaşamaya başlamış ve dilleri değişmiştir. Bana izin verirseniz, Arapların anlayacağı, bir söz veya kendisiyle dil yanlışlarını düzeltecekleri (esasları) ortaya koyayım’’ dedi. Ziyad: “Hayır” dedi.

(Ravi Yahya) dedi ki: ’’Bu hadiseden sonra Ziyad’a bir adam geldi ve şöyle dedi: Allah, vâlimize iyilikler versin, tüvüffiye ebânâ ve terake benûnen! (diye Arap gramerine / selîkasına aykırı bir şekilde söyleyince) Ziyad: Tüvüffiye ebânâ ve terake benûnen mi?! Bana Ebû’l-Esved’ i çağırın dedi; (gelince de ona): Daha önce sana yasakladığım (dil esaslarını) ortaya koy!’’ dedi.

Yine denilmektedir ki, bu işe sebep olan olay şöyledir: (Bir gün) Buzincan halkından Sa’d isminde İranlı bir adam, Ebû’l-Esved’e uğradı; Adam, bir grup insanla Basra’ya gelmişler ve Kudâme b. Maz’ün el-Cümahir’in yanına gelip onun delâletiyle Müslüman olduklarını ve bu sebeple O’nun köleleri (mevâlîsi) olduklarını iddia etmişlerdi. İşte bu Sa’d adlı kişi atı yedeğinde olduğu halde Ebû’l-Esved’e uğradı. Ebû’l-Esved:

— Hayrola Sa’d, niye binmiyorsun? dedi. Adam: 
— Gerçek söylüyorum, atım yamuktur (dad harfiyle dâli) dedi. (Oysa o, aksıyor, tökezliyor anlamında “zali” demek istemişti) Bu yüzden orada bulunanlardan bir kısmı güldüler. Ebû’l-Esved de onlara “Arap olmayan bu adamlar, İslam’ı arzulamış ve ona girme şerefine ermişler ve bizim kardeşlerimiz olmuşlardır. Bu yüzden biz onlara doğru konuşmayı öğretmeliyiz” dedi.

Bu olaydan o, “fâil” ve “mef’ûl” konularını tesbit etti. Daha fazla bir konu ortaya koymadı/yazmadı.

Ebû’l-Esved, en fasih insanlardandı. Rivâyete göre o bir gün kızı ile aralarında şöyle bir konuşma geçmiştir:

— Babacığım, gökyüzünün en güzel yanı nedir (mâ ahsenüs semâi)? 
— Kızcağızım, yıldızlardır. 
— Ben onun nesinin güzel olduğunu kastetmedim. Ben onun güzelliğinden dolayı hayretimi/ taaccübümü/ beğenimi anlatmak istedim. 
— O halde şöyle de: Mâ ahsene’s semâe! (Gökyüzü ne kadar güzel!) İşte o zaman Ebû’l-Esved bir kitap yazdı. (…)

es-Sȋrâfȋ, Ebû Saȋd el-Hasen b. Abdillah 1405/1985. Ahbâru’n-nahviyyȋn el-Basriyyȋn ve merâtibühüm ve ahzü ba’dıhim an ba’d; thk. Prof. Dr. Muhammed İbrahim el-Bennâ; nşr. Dâru’l-i’tisâm; s. 33–36. 
Çeviren: Ahmet Turan Arslan

Arapça Dilbilgisi Öğrenmenin Erdemleri ve Faydaları Üzerine: Yȃkût el-Hamevȋ

Hz. Ömer (ra) şöyle söylemiştir: “Arapçayı öğrenin. Zȋrâ onu öğrenmek, akla kuvvet verir ve kişiliği artırır.”

Abdülmelik dedi ki: “İnsanlar hiçbir ilme dillerini düzeltmekten daha fazla muhtaç değillerdir. (Çünkü) Onlar dilleri sayesinde birbirleriyle konuşuyorlar, hikmetli sözleri aralarında paylaşıyorlar, gizli ilimleri saklı oldukları yerlerden çıkarıyorlar ve dağınık halde bulunan bilgileri bir araya getiriyorlar. Şüphesiz ki söz, davalıların arasını bulan bir kadı, karanlığı aydınlatan bir ışıktır. İnsanların söz ile ilgili ilim dallarına olan ihtiyacı, gıda çeşitlerine olan ihtiyaçları gibidir.”

Zührȋ dedi ki: “İnsanlar, bana göre nahiv ilmini öğrenmekten daha sevimli bir uğraşı üretmemişlerdir.”

Câhız şöyle söylemiştir: “Konuşmanın ayıbı; sözcükleri hatalı telaffuz etmek, yanlış yorum yapmak ve yabancı dildeki ifadeleri tercüme ederken yapılan hatalardır. Sözcükleri hatalı telaffuz etmenin; şeddeli bir harfi şeddesiz okumak, şeddesiz harfi şeddeli okumak, kelimenin irabında hata yapmak ve mahreçleri yakın olan harfleri birbiriyle karıştırmak gibi şekilleri vardır. Yanlış yorum yapmak da, eş sesli sözcüklerden kaynaklanır. Yani örneğin, birçok anlamı bulunan bir sözcük görürsün ve onu cümlede kastedilen anlamından farklı olarak yorumlarsın. (Böylece yanlış yorum yapmış olursun). Kötü tercümelerin kaynağı da budur.”

Bil ki, ilmi müzakere etmek, onun gereğini yerine getirmeye yardımcıdır. Ayrıca bu, anlayışı artırır. Zȋrâ ilim sahibi bir kimsede mutlaka (bazı şeyleri) bilmeme durumu olur. Yani, daha önce duymadığı için ya da unuttuğu için kendisine sorulan birçok şeyi bilmemesi söz konusu olabilir. Bir İranlı şöyle demiştir: “Her şeyi güzel yapabilen bir insan yoktur. Fakat her insan bir şeyi güzel yapar.”

Bir şairin söylediği şu söz de, bir edebi ifade etmektedir:

“Râvȋ bir hadis rivayet ederken daha tamamlamadan 
Deme sakın ben bunu işitmiş idim.
Bilakis kulak ver hadise farz ederek
Kendini, onu daha önce duymamış olarak.”

Esmaȋ şöyle söylemiştir: “Bilgiyi sahibine nispet ederek aktarman, onu sana öğretenin hakkıdır.”

Ebû Amr b. Alâ dedi ki: “Nahiv ilminde uzman olan kimseye nahivci adının verilmesi, onun, sözü farklı iraplarla ifade edebilmesinden ötürüdür.”

Konuşmada dil hatası yapmak, iraba riayet etmemekten kaynaklanır. Bir başka açıdan bakacak olursak, dil hatası yaparak konuşmak, bir kimsenin, arkadaşıyla, kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir dille konuşması demektir.

Ebû’z-Zinâd’ın rivayet ettiği bir hadiste geçtiğine göre, bir adam Allah Resûlü (sav)’nün yanında Kur’ân okurken hata yaptı. Bunun üzerine Allah Resûlü (sav): “Arkadaşınıza doğrusunu öğretin” buyurdu. Ebû’l-Aynâ’nın, Vehb b. Cerȋr’den naklen anlattığına göre; Vehb, Bâhile kabilesinden bir gence şöyle dedi: “Yavrum! Nahiv ilmini öğren! Zȋrâ bu ilim dalından her bir konu öğrendiğinde, bir güzellik elbisesi giymiş olursun.” Saȋd’in b. Ȃs’ın rivayet ettiği bir hadis şöyledir: Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir baba çocuğuna güzel bir terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunmamıştır.”

İbn-i Şihâb’ın şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “İnsanlar, bana göre düzgün konuşmayı öğrenmekten daha sevimli bir uğraşı icat etmemişlerdir.” Yahyâ b. Atȋk şöyle söylemiştir: Hasen’e sordum. Dedim ki: “Ey Ebû Saȋd! Bir kimse Arapçayı öğreniyor ve bunu öğrenmekle konuşmasını güzelleştirmek ve okuyuşunu düzeltmeyi arzuluyor. (Buna ne dersin?).” Hasen de dedi ki: “Yavrum! Arapçayı öğren! Zȋrâ (Arapçayı öğrenmeyen) insan, (Kur’ân’dan) ayet okurken yanlış anlayabiliyor ve bu onun helâk olmasına yol açabiliyor.” Saȋd b. Selm’in şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Reşȋd’in yanına girdiğimde, onun heybeti ve güzelliği gözümü kamaştırdı. Ancak konuşmasında dil yanlışları yapınca, gözümde bir heybeti kalmadı. Şa’bȋ’nin şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Erkeklerin süsü, Arapçadır. (Arapçayı güzel konuşmaktır.) Kadınların süsü ise, (hafif) yağlı (etli) olmalarıdır.”

Târȋhȋ’nin, İbn-i Kuteybe’ye ulaştırdığı bir isnâd ile aktardığına göre, İbn-i Kuteybe şöyle söylemiştir: Ben İbn-i Hubeyre el-Ekber’in yanındaydım. Bir konuşma gerçekleşti. Nihayet İbn-i Hubeyre, Arapçadan söz etti. Dedi ki: “Vallahi! Dini, şânı, kişiliği aynı olan iki kişiden biri konuşurken dil hataları yapıyor, diğeri ise hatasız konuşuyorsa, bunlar eşit değildir. Şüphesiz ki, hem dünyada hem de ahirette bu iki kişiden en üstün olanı, konuşması hatasız olandır.” Bunun üzerine ben de: “Allah bu emȋri ıslah etsin. Biri Arapçası ve düzgün konuşması sebebiyle dünyada daha üstün olabilir. Peki, ahirette niye daha üstün oluyor?” deyince, İbn-i Hubeyre dedi ki: “Çünkü konuşma ve okumasında hata yapmayan kimse, Allah’ın kitabını, O’nun indirdiği şekilde okur. Diğer şahsa gelince, hatalı okuyuşu onu, Allah’ın kitabında olmayan bir şeyi ona ilave etmeye, Allah’ın kitabında bulunan bir şeyi de ondan çıkarmaya götürür.” Ben de (bunun üzerine): “Emȋr doğru söyledi. O ne güzel söyledi” dedim.

Yine Târȋhȋ’nin Ebû Sevâbe’den, onun da Amr b. Ebȋ Amr eş-Şeybânȋ’den, onun da babasından rivayet ettiğine göre, Şeybânȋ’nin babası şöyle söylemiştir: Ebû Ca’fer el-Mensûr, bir bedevȋnin bulunduğu bir mecliste konuşma yaparken dil hatası yaptı. Bunun üzerine bedevȋ, Ebû Ca’fer’in kulağına fısıldayarak onu uyardı. Daha sonra ilkinden daha büyük bir hata yaptı. Bu defa bedevȋ: “Ben bundan sıkıldım. Bu ne ya!” diyerek tepki gösterdi. Ebû Ca’fer konuşmaya devam edip üçüncü defa hata yapınca, Bedevȋ (öfkelenerek): “Vallahi! Sen bu (halifelik) makamına hasbe’l-kader gelmişsin” dedi. YineTârȋhȋ’nin, Vâkıdȋ’ye ulaştırdığı bir isnâd ile aktardığına göre, Vâkıdȋ şöyle söylemiştir: Zübeyr ailesinden bir adam Ebû Ca’fer el-Mensûr’un arkasında namaz kılıyordu. Ebû Ca’fer (namazda) “Tekâsür suresini” okudu ve iki yerde hata yaptı. (Namazı bitirip) selam verince, Zübeyr ailesinden olan adam, yanında bulunan bir adama dönerek dedi ki: “Bu Kureyşli halife, halkı nezdinde ne de kıymetsizdir böyle!”

Yine Vâkıdȋ şöyle söylemiştir: Tâhir b. el-Hüseyn ve Abbâs b. Muhammed b. Musa, Kûfe’ye gelmişlerdi. Oranın civar kasabalarından olan topluluklar Abbâs’ı ziyarete geldi. Bunun üzerine Abbâs, kâtibini Tâhir’e yönlendirdi. Kâtip de, Tâhir’in yanına girip: “Kardeşin Ebû Musa sana selam söylüyor” dedi. (Ancak ifadeyi doğru telaffuz edemedi). Tâhir: “Sen onun neyi oluyorsun?” diye sorunca, kâtip: “Ben onun (hizmetini gören) ekmeğini (yemeğini) yapan kâtibiyim” dedi. Tâhir: “Tamam. Şimdi bana İsa b. Abdurrahman’ı çağır” dedi. İsa, Tâhir’in kâtibiydi. Geldiğinde Tâhir ona şöyle söyledi: “Yaz ayakta durarak! Abbâs b. Muhammed b. Musa’nın Kûfe’den dönmesi gerektiğini yaz! Zȋrâ o, (orada) kendi yerine güzel yazabilecek bir kâtip bulamamış.”

Târȋhȋ dedi ki: Bize Ebû Bekr ed-Dûlâbȋ şöyle söyledi: Ebû Müshir bize şöyle söyledi: Saȋd b. Abdilazȋz et-Tenûhȋ’ye, yanlış telaffuz edilirken duyduğum söz hakkında soru sordum. Dedi ki: “Yanlış telaffuz, sözü bozar. Çünkü bu, sözden murad edilen anlamı değiştirir. (Bu nedenle) Dilini düzeltmeyen hiçbir âlimle karşılaşılmamıştır. Ömer b. Abdülazȋz, yanlış telaffuz konusunda, çocuklarına, yanında bulunanlara ve halkına karşı en müsamahasız insandı. Hatta bundan dolayı cezalandırdığı bile olurdu.” Târȋhȋ yine dedi ki: İbn-i Ömer’in âzâtlısı Nâfi’ şöyle söyledi: “İbn-i Ömer, çocuklarını Kur’ân öğretmek için dövdüğü gibi yanlış telaffuzdan dolayı da döverdi.” Târȋhȋ’nin, Şerȋk’e dayandırdığına göre, Şerȋk, Câbir’in şöyle söylediğini aktarmıştır: Şa’bȋ’ye dedim ki: “Hadisin irapsız olarak okunduğunu duyarsam onu iraplı olarak rivayet edeyim mi?” Şa’bȋ de: “Evet. Bunda bir sakınca yok” dedi.

Yine Târȋhȋ dedi ki: Hammâd b. Seleme şöyle söylemiştir: “Nahiv bilmediği halde hadis yazan kimsenin hali, yemliği olup da içinde arpası bulunmayan eşeğin durumuna benzer.” Şa’bȋ’nin şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Hadis okurken telaffuzda hata yapmaktansa bazı kelimeleri düşürmek benim için daha iyidir.” Muhammed b. Leys şöyle demiştir: “Edebiyatta nahvin yeri yemekteki tuz gibidir. Yemeğin tuzsuz tadı olmadığı gibi, edebiyat da nahivsiz düzgün olmaz.” Abdullah b. Mübârek’in şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Bir ay ilim, iki ay edep öğrenin.” Bir adam, çocuklarına: “Çocuklarım! Lisanınızı düzeltin! Zȋrâ bir kimsenin başına felaket gelir de, bu felaketi belli etmemek için bir şeylere ihtiyaç duyar. Bu nedenle bir (din) kardeşinden binek hayvanı, bir dostundan elbise ödünç alır. Ancak kendisine lisan ödünç verecek kimse bulamaz.”

Târȋhȋ, Esmaȋ’nin şöyle söylediğini anlatmıştır: “Nahiv bilmediğinde ilim talebesi için en çok korktuğum şey, Hz. Peygamber (sav)’in şu sözünün kapsamına girmesidir: “Kim benim adıma kasten yalan söylerse, cehennemdeki yerine hazırlansın.” Çünkü Hz. Peygamber (sav), hatalı telaffuz yapmıyordu. Dolayısıyla ondan rivayet ederken hatalı telaffuzda bulunursan, onun adına yalan söylemiş olursun.”

Yâkût el-Hamevȋ 1400/1980. Mu’cemü’l-Üdebâ; nşr. Dâru’l-fikr; 1/66–94. 
Çeviren: Ahmet Turan Arslan

Arapça Dilbilgisine Giriş: Sibeveyhi

Amr b. Osman Sîbeveyhi (ö.177/793) Şiraz’da 135/752-140/757 yılları arasında doğdu. İlk tahsilini burada gördükten sonra ailesiyle birlikte Basra’ya göç etti. Lakabı olan Sîbeveyhi kelimesi Farsça olup ’elma kokusu’ anlamına gelmektedir. Basra’da Hammâd b. Seleme’nin hadis derslerine katıldı. Bu mecliste bir dil hatası yapması üzerine Halil b. Ahmed’in dil meclisine devam etmeye başladı. Basra’daki diğer dil âlimlerinden de dersler aldı. Halil b. Ahmed’in vefatından sonra onun meclisinin başına geçti. Bir süre sonra Bağdat’a giderek orada Kûfeli dilcilerle münazaralarda bulundu. Ardından memleketi Şîraz’a döndü ve 177/793 yılında orada vefat etti. Sîbeveyhi, uzun bir süre Halil b. Ahmed’in ve dönemin diğer âlimlerinin dil, gramer, fonetik, lügat vb. konularda verdiği derslere devam ederek ve bedevîlerden doğrudan görüşerek kazandığı geniş müktesebatı el-Kitâb adını verdiği eserinde topladı. Bu eser, yazılış tarihi ve kapsamı itibariyle Arap gramerinin ilk kaynağı sayılmakla birlikte sadece Arap dilbilimi için değil dünya dilbilim tarihi için de önemli bir kaynak sayılmaktadır. Eserde gramer kurallarının izahının yanında dilin anlam ve pratik boyutları ele alınmıştır. Aşağıda bu eserden örnek bölümler verilecektir.

Arapçada Kelimeler

Kelimeler, isim, fiil ve –manayı tamamlayıcı bir anlama gelen- harftir.

İsim: Racül (Adam), Feres (at) ve Hâit (duvar).

Fiil ise isimlerin oluşlarından (yani mastarlardan) alınmış, geçmiş, şimdi cereyan eden ve henüz kesilmemiş vukû bulmaya devam eden zaman için kullanılan lafızlardır.

Geçmiş zaman yapısı zehebe (gitti), semi’a (işitti), mekese (kaldı) ve humide (övüldü) örnekleri gibidir. Şimdiki zamanın yapısı emir vererek izheb (git), uktul (öldür) ve ıdrib (döv)” demen; haber vererek yaktulu (öldürüyor), yezhebu (gidiyor), yadribu (vuruyor), yuktelu (öldürülüyor) ve yudrabu (dövülüyor) demen gibidir. Henüz bitmemiş olan devam eden zamanın binâsı (fiil yapısı) da haber verildiğinde böyledir.

Mastarlardan alınan bu örneklerin pek çok kipleri vardır ve bunlar Allah’ın izniyle ileride açıklanacaktır.

İsim ve fiil olmadığı halde bir anlama gelen ise sümme (sonra), sevfe (-ecek), yemin vâv’ı, izâfet lâmı ve benzerleridir.

Arapçada Kelime Sonlarının Durumları

Arapçada kelimelerin sonları (i’râbı) sekiz durumda bulunur: nasb, cer, ref’, cezm, fetha, damme, kesre ve vakıf.

Bu sekiz durum lafızda dört bölüm halinde toplanırlar: Nasb ve fetha bir bölüm, cer ve kesra bir bölüm, ref ve damme bir bölüm, cezm ve vakıf da bir diğer bölümdür.

Sana sekiz durumu zikretmemin sebebi şudur: Bu sayede âmilin (sözcüklerde) oluşturduğu etki sebebiyle bu dört durumdan kelimenin sonuna gelenin hangisi olduğunu anlarsın. Ayrıca hepsi de değişip ortadan kalkabilen durumlardan hangisinin etki ile değişmekte olduğunu ve hangilerinin âmillerin oluşturduğu etkiye rağmen hiç değişmeden mebnî kalacağını bilmiş olursun. Her âmilin harfte bir lafız türüne uygun düşen bir bölümü bulunur. Bu harf, irâb harfidir.

Ref’, cer, nasb, ve cezm irâb harflerine aittir. İrâb harfleri de mütemekkin olan isimlere ve ism-i fâillere benzeyen ve başında hemze, ta, ya ve nun zaid harfleri bulunan muzâri fiillere özgüdür. Ef’alu ene (Ben yapıyorum), Tef’alu ente ev hiye (Sen yapıyorsun veya o kadın yapıyor), Yef’alu huve (O yapıyor) ve Nef’alu nahnu (Biz yapıyoruz) sözlerindeki gibi.

İsimlerde nasb: Ra’eytu Zeyden (Zeyd’i gördüm); Cer, Merartu bi-Zeydin (Zeyd’e uğradım) ve ref’ Hâzâ Zeydun (Bu Zeyd’dir) örneklerindeki (Zeyd) kelimesi gibidir.

Sîbeveyhi, el-Kitâb, (nşr. Abdüsselam Muhammed Harun), Kahire: Mektebetu’l-Hancî, I, 12–14.
Çeviren: Ali Benli

Arapça Dilbilgisinde İsim Cümlesi ve Fiiller: ez-Zeccâcî

Ebû’l-Kâsım Abdurrahman b. İshak (ö. 339/949), Saymera şehrinde doğdu. İlk tahsilini Hemedan’da aldı. Ardından Bağdat’a gitti. Bağdat’ta uzun yıllar dil âlimi Zeccâc’dan ders aldı. Yanından ayrılmadığı bu hocasına nispetle Zeccâcî diye tanındı. Onun yanında İbnu’s-Serrac, Ebû Bekir el-Enbârî, İbn Keysân, İbn Düreyd gibi âlimlerden tahsil gördü. Dımaşk, Halep, Mekke gibi şehirlere seyahatlerde bulundu ve oralarda tedris faaliyetiyle uğraştı. Döneminde özellikle dil ilimlerinde şöhret buldu ve bu alanda pek çok eser kaleme aldı. Bunlar arasında en ünlü olanı el-Cümel adlı gramer kitabıdır. Bu kitap İslam dünyasının farklı bölgelerinde uzun yıllar ders kitabı olarak okutulmuş ve üzerine pek çok şerh kaleme alınmıştır. Aşağıda bu eserden bir bölümün tercümesine yer verilecektir.

İsim Cümlesi (İbtidâ)

Bil ki cümleye kendisiyle başlanan isim merfûdur, haberi de eğer kendisi gibi tek bir isim ise dâimâ merfû olur. Mesela “Zeydun kâimun” (Zeyd ayaktadır) şeklindeki sözün böyledir. ’Zeydun’ kelimesi mübtedâ olduğu için merfûdur. İbtidâ (yani cümleye kendisiyle başlama işi) kelimeyi merfû yapan bir anlamdır ve fâile (özneye) benzerliğinden ibarettir. Çünkü haber mübtedâsız olamayacağı gibi mübtedâ da habersiz olamaz. Benzer şekilde fiil ve fâil de birbirlerinden ayrılamazlar. (Yani fiil olmadan fail, fâil olmadan fiil olmaz). İşte mübtedâ fâile bu açıdan benzediği için (onun gibi) merfû olmak durumunda kalmıştır…..

Bil ki mübteda olan isim haberi dört şekilde olabilir.

Bizzat aynısı olur. ““Zeydun kâimun” (Zeyd ayaktadır)” veya “Allahu rabbuna” (Allah bizim rabbimizdir) gibi.

Fiil olur. “Zeydun harace ebûhu” (Zeyd, babası çıkmış kişidir) gibi.

Zarf olur. “Muhammedun fi’d-dâri” (Muhammed evdedir) gibi.

Cümle olur. “Muhammedun ebûhu kâimun” (Muhammed, babası ayakta olan kişidir) gibi.

Bil ki mübtedâ olan ismin haberi fiil değilse kendisinden önce gelebilir. Fiilin ise ondan önce gelmesi doğru değildir.

Geçişlilik (Müteaddîlik) Açısından Fiiller

Müteaddîlik (geçişlilik) açısından fiiller altı kısımdır:

Mef’ûl (nesne) almayan fiiller: “Kâme, ka’ade…gibi” (kalktı, oturdu)

Bir Mef’ûl (nesne) alan fiiller: “Darabe Zeydun Amran”… gibi (Zeyd, Amr’ı dövdü)

İki Mef’ûl (nesne) alan fakat bir tanesiyle yetinilebilen fiiller: “Kesâ Amrun Zeyden sevben” gibi (Zeyd Amr’a bir elbise giydirdi). Burada sadece bir mef’ûl zikredilip “Kesâ Amrun Zeyden” (Zeyd Amr’a giydirdi) denilebilir.

İki Mef’ûl (nesne) alan fakat bir tanesiyle yetinilemeyen fiiller: “Zanentu Zeyden âlimen” (Zeyd’i âlim sandım) gibi.

Üç mef’ûl (nesne) alan fiiller: “Enbe’enî Muhammedun Bekran mukîmen” (Muhammed bana Bekir’in yerleştiğini haber verdi) gibi.

Harf-i cerle (edatla) nesne alan fiiller: “Merartu bi Zeydin” (Zeyd’e uğradım) gibi.

Hem harf-i cerle (edatla) hem de harf-i cersiz nesne alan fiiller: “Nasahtu Zeyden veya Nasahtu li-Zeydin” (Zeyd’e nasihat ettim) gibi.

ez-Zeccâcî 1988. el-Cümel fi’n-nahv, (nşr. Ali Tevfîk el-Hamed), Şam: Müessesetü’r-Risale, s. 36–37, 27–31. 
Çeviren: Ali Benli

Arapçanın Özellikleri: el-Ezherî

Tam adı Ebû Mansûr Muhammed b. Ahmed b. el-Ezher el-Ezherî el-Herevî (ö. 370/980)’dir. Fıkıh, dil ve edebiyat alanında geniş bilgi sahibiydi. 282’de (895) bugün Afganistan’ın kuzeybatısında yer alan Herat’ta doğdu. Bu sebeple Herevî, dedesine nisbetle de Ezherî nisbesiyle de anılır. Tahsil hayatı Herat ve Bağdat’ta geçti. Herat’ta Hüseyin b. İdrîs ile Ebü’l-Fazl Muhammed b. Ebû Ca’fer el-Münzirî’den, Bağdat’ta da Niftaveyh ve İbnü’s-Serrâc gibi dil âlimlerinden ders aldı. İmam Şafiî’nin kitaplarında geçen nâdir ve garîb kelimeleri derledi. Hicrî 312 (924) yılında hac dönüşünde Karmatîler tarafından esir alındı. İki yıl süren bu esirlik döneminde dilleri hiç bozulmamış olan Araplardan birçok dil malzemesi derledi. Daha sonra bunları Tehzîbü’l-luğa adlı sözlüğünde kullandı. el-Garîbeyn adlı eserin müellifi Ebû Ubeyd el-Herevî en önemli talebelerindendir.

Güç ve kuvvet sahibi Allah’a, O’na en yakın kullarının, en değerli varlıkların ve en çok râzı olduğu hamd ehlinin yaptığı bütün hamdlerle hamd olsun. Bize gizli-açık birçok nimet bahşetti. Peygamberlerin efendisi ve müttakîlerin önderi rahmet peygamberi Muhammed (sav)’e inen Kur’ân’ı anlamayı nasib etti. Allah’ın salât ve selamı O’nun ve temiz âlinin üzerine olsun. Allah, O’nun makâmını kendine yakın etti, bize de Kur’ân’ı okumayı nasip etti, Kur’ân’ı anlama, âyetlerini tefekkür etme, muhkem ve müteşâbih âyetlerine iman etme, mânâlarını inceleme, Kur’ân dili olan Arapçayı araştırma yollarını gösterdi, koyduğu ve insanları davet ettiği dine girmeyi nasip etti. Dosdoğru yolu açıkladı, Kur’ân’ın ve Allah’ın peygamberi Mustafa ve Murtezâ’nın (O’na selam olsun) sünnetinin dili olan Arapçayı öğrenmeyi bu devirde yaşayan birçok insan içinde bize ihsan etti. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Biz onu, anlayasınız diye, Arapça bir Kur’ân olarak indirdik” (Kur’ân 12:2). “Şüphesiz Kur’ân Âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-Emin (Cebrail) indirdi. Senin kalbine ki uyarıcılardan olasın diye. Pek açık bir Arapça ile”(Kur’ân 26: 192-195).

Yüce Allah nebîsine hitap ederek şöyle buyurmuştur: “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’ân’ı indirdik” (Kur’ân 16: 44).

Derim ki, tabi doğruya ulaştırma izzet sahibi Allah’tandır:

Kur’ân-ı Kerîm indiğinde muhataplar, üstün bir ifade tarzı ve parlak bir anlayış sahibi olan Arap toplumuydu. Zikri yüce olan Allah, Kur’ân’ı onların lisanıyla, yetiştikleri ve konuştukları dille indirmiştir. Bu dile alıştıkları için Kur’ân’ın hitap şekillerini biliyorlar ve ondaki incelikleri anlıyorlardı. Onların, Arap dilini, ondaki deyim ve atasözlerini, ifade yolları ve üslûplarını bilmeyen bir toplumda yetişen kimselerde olduğu gibi, zor gelen yerleri ve mânâsı bilinmeyen lafızları öğrenmeye ihtiyaçları yoktu.

Nebi (sav), muhâtabı olan sahâbîlerine gerektiğinde Kitab’ın kapalı yerlerini, müteşâbih âyetleri ve bilinmesi hem onlar hem de ümmet için kaçınılmaz olan bütün ifâde türlerini açıklamıştır. Bu sebeple, bugün bizim ihtiyaç duyduğumuz, Arap lehçelerini, onların farklılıklarını, inceliklerini, Kitab’ın indiği sağlam Arap dilini öğrenme gibi şeylere onlar ihtiyaç duymamışlardır.

Bize gereken, önce Kitab’ın sonra da onun cümlelerini açıklayan ve onu yorumunu beyan eden sünnetin hitap çeşitlerini bilmeyi sağlayacak bilgileri öğrenmektir. Amaç, Kur’ân’ı kafalarına göre yorumlayan, sağlam bir bilgi olmaksızın ve bozuk dilleriyle Allah –azze ve celle–nin kitabı hakkında konuşan inkârcılarla bidat ehlinin önderlerinde bulunan şüphenin ortadan kalkmasıdır.

Başarısızlıktan Allah’a sığınırız. Allah’ın dinindeki insanlara nasihat etmek için niyet ettiğimiz ve yöneldiğimiz bu işte bizi doğruya ulaştırmasını ve yardım eylemesini niyaz ediyoruz. Şüphesiz başarılı eyleyen ve yardım edenlerin en hayırlısı O’dur.

Bize Ebû Muhammed Abdülmelik b. Abdülvehhâb el-Beğavî, er-Rebî’ b. Süleyman el-Murâdî’den, o da Muhammed b. İdris eş-Şâfiî’den (Allah ona rahmet eylesin) şöyle rivâyet etmiştir:

Arapça, en fazla lafız ve en geniş mânâları içeren dillerden biridir. Hz. Peygamber (sav) dışında, bu dilin tamamını bilen herhangi bir kimseyi bilmiyoruz. Ancak dilde hiçbir şey, onu konuşanların tamamına birden gizli kalmaz. Arapların dili bilmesi, fakihlerin sünneti bilmesine benzer. Sünnetin tamamını bilen hiç kimseyi bilmiyoruz. Fakat sünneti bilen âlimlerin hepsi bir araya getirilince, sünnet ilminin tamamı elde edilmiş olur. Her birinin bilgisi çıkarılınca bazısı, bu kısımdan yoksun kalır. Ama onun bilmediği bir şey de, başka birisinin yanında mutlaka mevcuttur. Sünneti bilenler de derece derecedir; Bazıları sünnetin çoğunu bilir, bir kısmını bilmez. Bazıları da başkalarının bildiğinden daha azını bilir. Bu nedenle sünnetin tamamını ancak bilgi dereceleri birbirinden farklı olan âlimlerin tamamı bilebilir.

Aynı durum Arap dili için de geçerlidir. Dili konuşanların, avam olsun özel insanlar olsun, hepsine birden gizli kalan, tamamının bilmediği bir şey yoktur. Arap dilini ancak Araplardan öğrenenler bilir, bu bilgiye ancak öğrenmek için onlara tabi olanlar ortak olur. Kim onlardan dil öğrenirse artık o dil ehlinden olmuştur. “Lisan bilgisinin çoğu Arapların çoğundadır” sözü “Sünnet bilgisinin çoğu âlimlerin çoğundadır” sözünden daha genel bir ifadedir…

Ezherî 1422/2001. Mu’cemü Tehzîbi’l-luğa, nşr. Riyâd Zekî Kâsım, Beyrut: Dâru’l-ma’rife, I s. 27–28. 
Çeviren: Ali Bulut

Arapça Dilbilgisine Giriş: İbn Cinnî

Ebû’l-Feth Osman b. Cinnî (ö. 392/1002) Musul’da 300/913 tarihinden sonra doğdu. İlk tahsiline Musul’da başladı. Özellikle dil ilimlerinde kendisini geliştirerek on dört yaşında ders vermeye başladı. Rivâyete göre meşhur Arap dilcisi Ebû Ali el-Fârisî, İbn Cinnî’nin ders verdiği meclise uğramış, ona bazı sorular sorup cevap alamayınca kendisine yeterli seviyeye gelemediğini söylemişti. Bunun üzerine İbn Cinnî ders vermeyi bırakıp, onun en yakın öğrencisi olmuş ve yaklaşık kırk yıl yanından ayrılmamıştır. Devrin önemli ilim merkezlerine seyahatler düzenlemiş ve pek çok âlim ve edipten faydalanma imkânı bulmuştur. Neredeyse tamamı dil ilimleriyle ilgili olan eserlerinde dil konularına yeni yaklaşımlar getirmiş ve yeni fikirler geliştirmiştir. Edebiyat alanındaki en bariz eseri çağdaşı ve yakın dostu ünlü şair el-Mütenebbî’nin divanına yazdığı şerhiyle gramerin yöntem ve kuralları hakkındaki el-Hasâ’is’i sayılabilir.

Dil ve Tanımı

Dilin tanımı şöyledir: Dil, her topluluğun isteklerini ve gayelerini ifade ettiği seslerdir. Dillerin farklı farklı oluşu ve onun insanların anlaşmasıyla mı, yoksa ilham yoluyla mı meydana geldiği konularına ileride değineceğiz. Kelime yapısına baktığımızda lugat kelimesinin “Legavtu”(söz söyledim) fiilinden “fa’letun” vezninde olduğunu görürüz. Kelimenin aslı “lağvetun”dür. “Küretun, kuletun ve sübetün” kelimeleri de böyledir. Aslında lâme’l-fiilleri vavdır….
İbn Cinnî, el-Hâsâis, (thk. Muhammed Ali en-Neccâr), Kâhire: Dâru’l-Kutubi’l-Mısriyye, I, s. 33.

Arapça Dilbilgisi Hakkında

Nahiv, irâb ve tesniye (ikil), cemî (çoğul), tasgîr (küçültme ismi), teksîr (kuralsız çoğullar), izâfet (tamlama), nispet, terkîb (cümle oluşturma) gibi konularda Arapların konuşma tarzına meyletmektir. Bu sayede ana dili Arapça olmayan kişi fesâhat konusunda onlara katılabilir ve onlardan olmasa bile Arapçayı öylece konuşur. Araplardan biri fesâhat dairesinden çıkarsa nahiv sayesinde ona geri dönebilir. Aslında nahiv kelimesi “kasadtu kasdan” vezninde “Nehavtu nahven” örneğinde olduğu gibi bir masdardır. Sonra bu kabilden ilme yönelmek anlamında kullanılmıştır. Fıkıh da aslında bir şeyi bilmek anlamında “Fakuhtu’ş-şey’e” kelimesinden masdardır. Sonradan haram ve helallikle ilgili şeriat ilmine isim olmuştur. Bütün evler Allah’ın olmasına rağmen beytullah yani Allah’ın evi ifadesi Ka’be’ye tahsis edilmiştir…

İbn Cinnî, el-Hâsâis, (thk. Muhammed Ali en-Neccâr), Kâhire: Dâru’l-Kutubi’l-Mısriyye, I, s. 34.

Arap Diline Kıyas Edilen Ondan Sayılır

Bu önemli ve kıymetli bir konudur. Pek çok kişi kapalılığı ve inceliği sebebiyle bu konuyu anlamakta zorlanmaktadır. Hâlbuki ondan elde edilen fayda umumî ve ona dayanmak dili güçlendirici ve yarayışlıdır. Ebû Osman (el-Mâzinî) bu konuda şöyle demiştir: Arap Diline kıyas edilen ondan sayılır. Görmez misin ki sen veya bir başkası bütün fâil yahut mef’ûllleri duymamış, sadece bazılarını duymuş ve onlar üzerine kıyas etmişsiniz. Mesela “Kâme Zeydun” (Zeyd kalktı) örneğini duymuş bunun üzerine “Zarufe Bişrun” (Bişr zarif oldu)” ve “Kerume Hâlidun” (Hâlit cömert oldu) cümlelerini caiz görmüşsünüz.

Ebû Ali (el-Fârisî) şöyle demiştir: Sen “Tâbe’l-huşkunânu” (hoşkonan otu güzel oldu) dediğin zaman bu Arap kelâmından sayılır. Çünkü sen bu kelimeyi irab ederek onu Arap diline soktun.

Bu görüşü Arapça olmayan kelimelerden irab edilenleri Arapların kendi dillerinin asıllarına katmaları destekler. Görmez misin ki Onlar Âcur (Pişmiş tuğla), İbresîm (İbrişim) ve Feyruzec (Firuze) gibi kelimelerin başına lâm-ı ta’rîf getirerek munsarif yapıyorlar. Mesela ed-Dîbâc (kabartma kumaş), es-sehrîz (bir çeşit hurma) ve el-Âcur diyorlar. Arap dilinin kök yapısına benzeyen nekreler ise munsariflik ve gayr-ı munsariflik konusunda Arapça kelimeler gibi kabul ediliyor.

İbn Cinnî, el-Hâsâ’is, (thk. Muhammed Ali en-Neccâr), Kâhire: Dâru’l-Kutubi’l-Mısriyye, I, s. 357. 
Çeviren: Ali Benli

Dilin Kökeni: İbn Sîde

Tam adı Ebü’l-Hasen Ali b. İsmâîl el-Mürsî (ö. 458/1066)’dir. Hicrî 398’de (m. 1008) Endülüs’ün doğusundaki Mürsiye (Murcia) şehrinde doğdu. Dedelerinden Sîde’ye nisbetle İbn Sîde olarak tanınır. Babası gibi âmâ olduğundan Darîr lakabı ile de anılan İbn Sîde öğrenimine babasının yanında başladı. Çok zeki ve kuvvetli bir hafızaya sahip olan İbn Sîde, altı yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledi. Daha sonra Ebû’l Alâ Sâid b. Hasan el-Bağdâdî, Ebû Ömer Ahmed b. Muhammed et-Talemenkî, Ebû Osman Saîd b. Muhammed ve Ebû Bekir ez-Zübeydî gibi âlimlerden ders aldı. Birçok lügat ve gramer kitabını ezberledi. Kendisini özellikle de lügat alanında geliştirdi. Mürsiye’den Dâniye (Denia) şehrine taşındı ve Emir Ebü’l-Ceyş Mücâhid el-Âmirî’den yakın ilgi gördü. 25 Rebiulâhir Pazar günü 458’de (1066) bu şehirde vefat etti. İbn Sîde’nin en başta gelen öğrencileri Ebû Abdullah Muhammed b. Halesa eş-Şezûnî, Ebû Bekir Muhammed b. Ali b. Halef, Ebû Ca’fer Ahmed b. Ali el-Mürsî ve Ebû Ömer Ahmed b. Muhammed et-Temîmî gibi âlimlerdir. İbn Sîde’nin el-Muhkem ve’l-muhîtü’l-a’zam isimli on iki ciltlik sözlüğüyle, konulara göre tertip edilmiş el-Muhassas adlı sözlüğü bu alanın en önemli eserlerindendir. Aşağıda, pek çok dilbilimci tarafından tartışılan dilin kökeni hakkında İbn Sîde’nin görüşlerine yer verilmiştir.

Âlimler, dilin bir uzlaşma sonucu mu, yoksa Allah tarafından ilham edilmiş bir olgu mu olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bu, iyice araştırılması gereken bir konudur. Konuyu inceleyenlerin çoğuna göre dilin kökeni, ne vahiy ne de tevkiftir, o sadece bir anlaşma ve uzlaşmadır. Ancak Ebû Ali el-Hasan b. Ahmed b. Abdülğafur b. Süleyman el-Fârisî en-Nahvî şöyle demiştir:

“O, Allah tarafındandır.” Yüce Allah’ın “Âdem’e isimlerin hepsini öğretti.”(Bakara sûresi 2: 31) âyetini de buna delil olarak sunmuştur. Bu, kesin bir delil değildir. Çünkü âyet, “Âdem’e dil üzerinde uzlaşma gücü verdi” şeklinde de yorumlanabilir. Hiç şüphesiz bu mânâ Allah katındandır. Bu, karşı çıkılamayacak bir ihtimal olunca böyle bir istidlâl çürümüştür.

Ayrıca o, âyeti şöyle de tefsir etmiştir: Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini, Arapça, Farsça, Süryânice, İbrânîce, Rumca vb. bütün dillerde öğretmiştir. Âdem ve çocukları bunlarla konuşuyorlardı. Sonra çocukları, her biri, bu dillerden birini alarak dünyaya dağıldı. Zamanla bu dil onlara hâkim oldu ve uzak oldukları için diğer diller kaybolup gitti. Eğer bu yönde sahih bir rivâyet gelmişse bunu inanarak karşılamak ve kabul etmek gerekir.

Eğer şöyle denirse:

“Dilde isimler, fiiller ve harfler vardır. Sadece isimlerin öğretilip geri kalan ikisinin hariç tutulması doğru değildir. Bu sebeple niçin sadece isimler söylendi?”

Şöyle denmiştir:

“Sadece bu söylendi, çünkü isimler kelimenin üç çeşidi içerisinde en kuvvetli olandır. Bilmez misin ki anlamlı her cümlede bir isim bulunması gerekir. Müstakil bir cümle fiil ve harfin herhangi birisi olmadan da gelebilir. İsimlerdeki, kuvvet ve öncelik hakkı açık olduğuna göre, sadece isim ve yine peşinden gelen bir isimle de cümlede yetinilebilir…”

Dilin kökeninin vahiy olmadığını söyleyenler, onun mutlaka bir uzlaşma olması gerektiği görüşüne gitmişlerdir. Çünkü iki, üç ya da daha fazla sayıda bilge, birtakım bilinen nesneleri açıklamak isterler. Her biri için bir alâmet ve bir lafız koyarlar. Lafzı zikredildiğinde nesnesi bilinmektedir. Bu şekilde o nesne, diğerlerinden ayrılır ve onun göz önüne getirilmesine gerek kalmaz. Bu yol, nesnenin halini açıklamada, onu göz önüne getirme durumuna göre, maksadı daha kolay bir şekilde ifade eder. Hatta çoğu kere, ölü gibi, getirilip yaklaştırılması mümkün olmayan nesneleri zikretmeye ihtiyaç duyarız. Yine bir yerde iki zıddın bir arada bulunması da lafızları zikredilerek ifade edilir. Sanki insanlar Âdemoğullarından birisine gelmişler ve onu göstererek ’insan’ demişler, ne zaman bu lafız duyulsa maksadın, varlık cinsinin bu türü olduğu anlaşılır. İnsanın bir parçasını isimlendirecekleri zaman da o parçayı göstererek ’göz’, ’burun’, ’ağız’ demişlerdir. İnsanın bütününü oluşturan diğer parçalarında da durum aynıdır. Bütün bu parçalardan hangisinin lafzı duyulsa maksat anlaşılır ve artık bu, belirtilecek şeyin ayırt edici özelliği, resmi yapılacak şeyin resmi, tarif edilecek şeyin de tarifi olur. Nesnelerin bu şekilde açıklanması tabiî olsa da aslında bu, tabiî olmanın ötesinde bir uzlaşmadır.

İbn Sîde 1417/1996. el-Muhassas, nşr. Halil İbrahim Ceffâl, Beyrut: Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî, I, s. 34; IV, s. 58, 62. 
Çeviren: Ali Bulut