1. Hz. Ebû Bekir ve Dönemi

Hz. Muhammed’in vefatıyla birlikte onun hem peygamberlik hem de devlet başkanlığı görevi sona ermişti. İnsanlığa gönderilen “Son Nebi” (hâtemu’n-nebiyyîn) böylece görevini tamamlamıştı, ancak onun devleti varlığını sürdürüyordu. Dolayısıyla onun vefatıyla birlikte yerine kimin geçeceği tartışmaları başlamıştı. Büyük bir uzlaşmazlık meydana gelmeksizin, Hz. Ebû Bekir “Allah Rasulünün halifesi” (halifetu rasûlillâh) olarak seçildi.

Hz. Ebû Bekir’in Hz. Muhammed’in Vefatından Sonra Yaptığı Konuşma

Hz. Peygamber 13 Rebiülevvel 11 (8 Haziran 632) tarihinde vefat etti. Rasûlullah’ın vefatı Müslümanları son derece üzmüş, onları mateme boğmuştu. Bazıları öyle bir şaşkınlığa düşmüşlerdi ki, peygamberlerin de diğer insanlar gibi öleceği gerçeğini sanki unutmuşlardı. Halbuki kısa bir süre önce Rasûlullah, son konuşmasında bu gerçeği kendilerine tekrar hatırlatmıştı. Ne var ki, metanetiyle bilinen Hz. Ömer bile onun ölmediğini söylüyor, bu haberin doğruluğuna inananları ölümle tehdit ediyordu.

Onları bu şaşkınlıktan kurtaran Hz. Peygamber’in en yakın arkadaşı Hz. Ebû Bekir oldu. Acı haberi Sunh mevkiindeki evinde alan Hz. Ebûbekir, hemen Mescid-i Nebevî’ye geldi ve doğruca Hz. Peygamber’in bulunduğu odaya girdi. Yüzünü açıp gözyaşları içinde, “Babam ve anam, sana feda olsun ya Rasûlallah! Sağlığında güzeldin; ölümünde de aynı şekilde güzelsin” dedi. Sonra eğilip yüzünü öperek üzerini örttü. Ardından dışarı çıktı ve şaşırmış bir halde bekleşen Müslümanları teskin eden önemli bir konuşma yaptı. Konuşmasının sonuna doğru:

“İçinizde Muhammed’e tapanlar varsa, iyi bilsinler ki, Muhammed artık ölmüştür. Allah’a tapanlara gelince, bilsinler ki, Allah bâkîdir, asla ölmez” dedi. Arkasından şu âyeti okudu:

“Muhammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Her kim ökçeleri üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır” (Kur’ân 3: 144).

Hz. Ebû Bekir’in bu konuşması, ashâbı sakinleştirdi. Rasûlullah’ın öldüğü gerçeğini acı da olsa kabullenmişlerdi. Bunun ardından Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in yakın akrabalarıyla birlikte, cenazenin bulunduğu odaya girdiler.

İbn Hişâm 1355/1936. es-Sîretü’n-Nebeviyye, nşr, Mustafa es-Sekkâ ve dğr., I-IV, Kahire, III-IV, s. 655-656. 
Çeviren: Abdülkerim Özaydın – Casim Avcı

Hz. Ebû Bekir’in Halife Seçildikten Sonra Yaptığı Konuşma

Hz. Peygamber kendisinden sonra halife olmak üzere kimseyi tayin etmemişti. Resûlulah’ın vefatından sonra Ensârın Benî Sâide Sakîfesi’nde toplanarak halife seçimi konusunu görüştüğünü öğrenince Hz. Ömer ve Ebû Ubeyde b. Cerrah’la birlikte oraya gitti. Çeşitli tartışma ve konuşmaları dinledikten sonra İslâm birliğini sağlamak için tek bir lider etrafında toplanmak gerektiğini söyledi ve Hz. Ömer veya Ebû Ubeyde b. Cerrah’tan birini halife seçmelerini istedi. Fakat sahabîler Hz. Ebû Bekir’in halife olmasını uygun görerek kendisine biat ettiler (11/632). Hz. Ebû Bekir, Benî Sâide sakîfesinde halife olarak seçildikten sonra Mescid-i Nebevî’de umumi biat aldı. Bu sırada yaptığı konuşmada takip edeceği siyasetin genel esaslarını ortaya koydu. Hz. Ebû Bekir’in bu konuşması şöyledir:

Allah’a yemin olsun ki, benim asla hilâfet makamında gözüm olmamıştır. Ne gündüz, ne de gece bunu asla kendim için istemedim. Bu işin bana verilmesi için ne kendi içimden ve ne de açıktan Allah’a duada bulundum. Ancak bu görevi kabul etmemem hâlinde toplumda fitne ve karışıklıkların çıkacağından endişe ettim. Bu vazife üzerimde iken asla rahat ve huzur içinde bulunamayacağım. Allah’ın bana nasip edeceği kuvvet ve imkânlar bir yana, bana verilen bu işi tam olarak yerine getirebilmem için şahsen elimde ne bir güç, ne de bir imkân vardır. Bugün benim yerime bu göreve daha yetkin birinin seçilip görevlendirilmesini isterdim.

Ey insanlar! En iyiniz olmadığım halde sizin idareciniz olarak seçilmiş bulunuyorum. Biliniz ki, Kur’ân tamamlanmış ve Resûlullah sünnetiyle bize yol göstermiştir. Akıllı insan takva yolunu seçer. Basiretsiz olanlar ise fitne ve fücûra yönelir. Şayet görevimi lâyıkıyla yaparsam, bana yardım ediniz. Yanlış hareket ve davranışta bulunursam, bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk, itimat ve emniyet, yalancılık ise hâinlik ve itimadı kötüye kullanmaktır. Güçsüz olanınız şayet haklı ise, hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür. Güçlü olanınız haksız ise, kendisinden hak sahibinin hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçsüzdür. Bir millet, Allah yolunda cihadı terk ederse zillete mahkûm olur. Bir millet arasında kötülükler yaygın olursa Allah onlara umumî bir belâ verir. Allah’a ve Resûlü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Şayet onlara isyan edersem, bana itaatiniz gerekmez. Allah’ın rahmeti üzerinize olsun.

İbn Hişam, III-IV, 311; İbn Sa’d 1388/1968. et-Tabakâtü’l-kübrâ, nşr. İhsan Abbas, I-IX, Beyrut, III, s. 182–183. 
Taberî 1960–70. Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk, nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl, I-XI, Kahire, III, s. 210. 
Hâkim, Müstedrek, Beyrut, ts., III, s. 66. 
Çeviren: Abdülkerim Özaydın – Casim Avcı

Hz. Âişe ve Hz. Ali’nin Hz. Ebû Bekir Hakkındaki Görüşleri

Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanların idaresini üstlenen Hz. Ebû Bekir’in iki yıllık halîfeliği süreci, Müslümanlar için, peygamber idaresinden hilâfet yönetimine geçiş dönemi olarak kabul edilir. Kısa, ancak çok zor geçen bu dönem, Hz. Ebû Bekir’e çok büyük sorumluluklar yüklemiştir. Hz. Âişe, bu nazik durumu ve babasının bu süreçte yüklendiği misyonu şu sözleriyle tasvir eder:

Araplar irtidat ettiler. Yahudiler ve Hıristiyanlar başkaldırdı; nifak ortaya çıktı. Peygamberlerini kaybeden Müslümanlar, bir kış gecesinin yağmuru altında kalmış koyun sürüsüne döndüler. Nihayet Allah, onları tekrar Ebû Bekir’in etrafında topladı. Resûlullâh vefat edince babamın karşılaştığı zorluklar, koca dağlara yüklenseydi, onları param parça ederdi. Medine’de nifak hâkimdi. Allah’a yemin ederim ki babam, insanların ihtilâfa düştükleri her konuyu, İslâmiyet’teki değer ve ilgisine göre en süratli bir şekilde çözdü.

Belâzürî 1407/1987. Fütûhu’l-Buldân, nşr. Abdullah Enîs et-Tabbâ’-Ömer Enîs et-Tabbâ’, Beyrut, s. 132.

Hz. Ebû Bekir vefat ettiğinde Hz. Ali’nin de şu sözleri söylediği nakledilir:

Sen fırtınaların ve en şiddetli kasırgaların kımıldatamadığı bir dağ idin. Resûlullâh’ın dediği gibi sen, bedeninde zayıf, Allah’ın dininde kuvvetli, gönlünde mütevazı, Allah’ın katında ve yeryüzünde makamı yüce, mü’minlerin nazarında büyük idin. Sende hiç kimsenin kini, hiç kimsenin değersiz bulduğu bir taraf yoktu. Senin katında kuvvetli, ondan hak alınıncaya kadar zayıf, zayıf da hakkını alıncaya kadar kuvvetli idi. Yüce Allah, senin sevabından bizi mahrum etmesin, senden sonra bizi saptırmasın!

İbn Kuteybe ed-Dîneverî 1410/1990. el-İmâme ve’s-siyâse, I-II, Beyrut, I, s. 12. 
İbn Sa’d 1388/1968. et-Tabakâtü’l-kübrâ, nşr. İhsan Abbas, I-IX, Beyrut, III, s. 169-170. 
Süyûtî 1969. Tarîhu’l-Hulefâ, nşr. Muhammed Muhyiddin Abdülhamîd, Kahire, s. 27-28. 
Çeviren: Abdülkerim Özaydın – Casim Avcı

Halife Hz. Ebû Bekir’in Üsâme Ordusuna Yaptığı Konuşma

Hz. Ebû Bekir, halife olur olmaz ilkönce Üsâme b. Zeyd komutasındaki orduyu sefere gönderdi. Hz. Peygamber, 4.000 kişilik bu orduyu, Mûte seferinde şehit düşen Müslümanların kanını yerde bırakmamak için hazırlamış, komutanlığını da Üsâme b. Zeyd’e vermiş, ancak hastalığı ağırlaştığı için gönderememişti. Hatta Peygamberimiz vefat ettiğinde bu ordu, Medine’nin dışında hazır vaziyette bekliyordu. Bu durumda Hz. Ebû Bekir, orduyu Hz. Peygamber’in belirlediği hedefe göndermek için harekete geçti.

Ancak ordunun yola koyulacağı günlerde iki problem yaşandı. Bunlardan biri, Müslüman askerlerin şehirden ayrıldığını öğrenen mürtedlerin (dinden dönenler) Medine’ye saldırı girişiminde bulunabilecekleri endişesiydi. İkincisi de ashabdan bazılarının azatlı bir kölenin oğlu olması hasebiyle komutan Üsâme’nin değiştirilmesini istemeleriydi. Bazıları onun genç olmasını da gerekçelerine ekliyorlardı. Bu itirazlara karşı Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber tarafından Üsâme komutasında hazırlanan ordunun cepheye gönderileceğini, bundan asla geri adım atılmayacağını kesin bir dille ifade etti. Üsâme ordusunu göndermekten vazgeçmesini isteyenlere Hz. Ebû Bekir şu cevabı verdi:

“Vallahi! Medine’de benden başka kimse kalmasa, vahşi hayvanların gelip beni parça parça edeceklerini bilsem, yine de orduyu göndereceğim. Zira Üsâme’nin gitmesini bizzat Resûlullâh emretmişti”.

Hz. Ebû Bekir 1 Rebîülevvel 11 (26 Haziran 632) tarihinde orduyu sefere çıkardı. Üsâme at üzerinde, kendisi yaya olarak bir süre yürüdü. Üsâme kendisinin inip ata halifenin binmesini teklif edince Hz. Ebû Bekir: “Ayağım kısa bir süre için de olsa cihad yolunda tozlansın istiyorum. Çünkü gazinin bir adımına yedi yüz sevap verilir, derecesi yedi yüz kat yükseltilir ve yedi yüz hatası bağışlanır” diyerek nazikçe reddetti. Bu sırada Hz. Ebû Bekir’in Üsâme ordusuna yaptığı tavsiyeler hem İslâm hem de insanlık tarihi açısından önemlidir:

“Ey insanlar! Size tavsiye edeceğim on hususa uymanızı istiyorum: Hainlik yapmayınız. Vefasızlık etmeyiniz. Haddi aşmayınız. Kimsenin uzuvlarını kesmeyiniz. Çocukları, kadınları ve yaşlıları öldürmeyiniz. Hurma ağaçlarını kesip yakmayınız. Meyve ağaçlarını kesmeyiniz. Koyun, inek ve deve gibi hayvanları gıdadan başka bir maksat için kesmeyiniz. Yolda manastırlara çekilmiş insanlara rastlayacaksınız, onları kendi hâllerine bırakınız”.

Taberî 1960–70. Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk, nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl, I-XI, Kahire, III, s. 226–227. 
Çeviren: Abdülkerim Özaydın – Casim Avcı

Hz. Ebû Bekir’in Necran Halkına Mektubu

Necran, Yemen’in kuzeyinde Hıristiyanların yoğun olarak yaşadığı bir şehirdi. Hz. Peygamber döneminde Necran heyeti Medine’ye gelmiş ve kendileriyle bir antlaşma yapılmıştı. Hz. Ebû Bekir döneminde bu antlaşma yenilenmiş ve şu ahidname verilmiştir:

Necranlıların canları, arazileri, dinleri, malları, maiyyetleri, ibadetleri, hazır bulunanları ve bulunmayanları, papazları, rahipleri, kiliseleri, sahip oldukları az veya çok her şey, Allah’ın ve Resûlullah’ın himayesi altındadır. Onlar askere alınamaz. Hiçbir papazları ve rahipleri değiştirilemez. Resûlullah’ın onlar hakkında verdiği ahidnâmeye uyulacaktır. Bu sahifede yazılanlar da ilelebed Hz. Peygamber’in koruması altındadır. Onlar da hak ve sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getirmek zorundadırlar.

Muhammed Hamidullah 1965. el-Vesâiku’s-siyâsiyye, Beyrut, s. 191. 
Çeviren: Abdülkerim Özaydın – Casim Avcı

Hz. Ebû Bekir’in Ridde (İrtidat: Dinden Dönme) Hareketlerine Karşı Tepkisi

Hz. Peygamber’in Veda Haccı’ndan dönüp Medine’de rahatsızlandığı sırada Arap Yarımadası’nda bazı kimseler peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmış ve bir grup cahil insanlar da onların etrafında yer almıştı. Bazı bedevî kabileleri de namaz kılacaklarını ancak zekât vermeyeceklerini söyleyip giderek genişleyen bir isyana sebep olmuşlardı. Bu sırada sahabîler “Lâ ilâhe illallah” diyen, Müslüman olduğunu söyleyen, ancak zekat vermek istemeyenlerle savaşmanın doğru olup olmayacağını tartıştılar. Hz. Ömer, halifeye Hz. Peygamber’in şu hadisini hatırlattı:

“Ben insanlarla ’Lâ ilâhe illallâh’ deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu söyleyenler canını ve malını korumuş olur ve onların hesabı artık Allah’a aittir”. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir kesin tavrını koydu ve şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki, namaz ile zekâtın arasını ayıranlara karşı savaşacağım. Çünkü zekât malın hakkıdır. Onlar Resûlullâh’a verdikleri zekât hayvanının yularını dahi bana vermekten çekinirlerse, yine onlarla savaşırım”.

Hz. Ebû Bekir, Müseylimetü’l-kezzâb, Tuleyha b. Huveylid ve Secâh gibi peygamberlik iddiasında bulunanlar (mütenebbî) ve zekât vermek istemeyenler üzerine Hâlid b. Velîd, Şurahbil b. Hasene ve İkrime b. Ebû Cehil gibi sahabîler kumandasında ordular göndererek isyanları bastırdı.

Buhârî 1413/1992. el-Câmi’u’s-sahîh, I-VIII, İstanbul 1413/1992, “İ’tısâm” 2. 
Taberî 1960–70. Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk, nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl, I-XI, Kahire, III, s. 227, 275, 301 
Çeviren: Abdülkerim Özaydın – Casim Avcı

Hz. Ebû Bekir’in Yezîd b. Ebû Süfyan’a Tavsiyeleri

Hz. Ebû Bekir irtidat hareketlerini bastırdıktan sonra 13/634 yılı başlarında Suriye fethi için bazı ordular sevk etti. Bu ordulardan birine kumandan tayin ettiği Yezîd b. Ebû Süfyan’a şu tavsiyelerde bulundu:

“Ben seni bazı zorluklarla karşı karşıya bırakarak denemek ve bu sayede yeterli seviyeye gelmen için kumandan tayin ettim. Bu görevini hakkıyla yaparsan seni görevinde bırakır ve sana daha büyük görevler veririm. Eğer görevini hakkıyla yerine getiremezsen seni azlederim. O halde Allah’tan kork. Çünkü Allah senin dışını gördüğü gibi kalbini ve içinden geçenleri de bilir. Allah’a en yakın olan kişi, onun emirlerini en çok yerine getiren kişidir. İnsanların en iyisi Allah’ın dostluğunu en çok kazanandır. Ben sana Hâlid’in görevini veriyorum. Câhiliyye devrinin taassubuna sakın kapılma ve böbürlenme. Çünkü Allah büyüklenen kimseleri sevmez. Askerlerin yanına gittiğin zaman aralarına karış ve onlarla güzelce sohbet et. Hayırlı şeyler konuş ve hayırlar vadet. Onlara öğüt verdiğin zaman sözü uzatma. Çünkü sözün fazlası bir kısmını unutturur. Söylediğin şeyleri önce kendin yap. Nefsini ıslah et ki, başkaları da seni sevsin ve itaatte kusur etmesin. Namazlarını vaktinde ve ta’dîl-i erkâna uyarak huşû içinde kıl. Düşman elçileri yanına geldiğinde onlara ikramda bulun. Fakat yanında fazla tutma. Böylece senin ordun ve hazırlıkların hakkında fazla bilgi edinemeden dönmüş olurlar. Onlara hiçbir şey göstermemeye çalış. Aksi takdirde senin zayıf taraflarını görür ve senin bildiklerini bilirler. Onları seçkin askerlerinin arasında ağırla. Yanındaki askerlerin onlarla konuşmasına izin verme. Sadece sen konuş. Sırrını açığa vurma ki, işlerin bozulmasın. İstişare ettiğin zaman doğru konuş ki, onlar da sana doğruyu söylesinler. Geceleri uyanık ol ve vaktini arkadaşlarınla sohbetle geçir. Bu sayede sana çeşitli haberler gelecek ve önündeki perdeler açılacaktır. Nöbetçilerin sayısını artır ve askerler arasına dağıt. Onları haber vermeden sık sık ansızın kontrol et. Görevini ihmal eden nöbetçiyle karşılaşırsan onu güzelce terbiye et ve aşırıya kaçmamak şartıyla cezalandır. Geceleri nöbetçileri sık sık değiştir. İlk nöbetler daha sonraki nöbetlerden uzun olsun. Çünkü gündüze yakın olduğu için ilk nöbet saatleri daha kolaydır. Müstehak olanı cezalandırmaktan çekinme. Ceza verme konusunda ne çok aceleci ol ne de çok gevşek davran. Askerlerinin ailesinden sakın gafil olma. Aksi halde askerin bozulur. Onların gizli şeylerini merak edip araştırmaya kalkma. Çünkü böyle yaparsan onları rezil edersin. İnsanların sırlarını açığa çıkartmaya çalışma ve onların anlattıklarıyla yetin. Lüzumsuz işlerle uğraşanlarla düşüp kalkma. Sadakat ve vefa sahibi insanlarla oturup kalk. Görüşmelerde samimi ol. Sakın korkma, sen korkarsan insanlar da korkuya kapılır. Ganimet peşinde koşma. Çünkü bu fakirliğe sebep olur ve zaferi engeller. Kendilerini manastıra kapatmış kimselerle karşılaşacaksın. Onları kendi haline bırak.”

İbnü’l-Esîr 1979. el-Kâmil fi’t-târîh, nşr. C. J. Tornberg, I-XII, Beyrut, II, s. 404–405. 
Çeviren: Abdülkerim Özaydın – Casim Avcı

Hâlid b. Velîd’in Hire Halkıyla Yaptığı Antlaşma

Hz. Ebû Bekir tarafından Irak fetihleriyle görevlendirilen Hâlid b. Velîd, 12 (633) yılında bölgenin tarihî şehirlerinden biri olan Hire’yi kuşattı. Hire’nin din adamlarından Amr b. Abdülmesîh ile Sâsânî valisi İyâs b. Kabîsa gibi temsilcileri İslâm ordusunun karargâhına gelerek cizye karşılığı barış teklif ettiler. Hâlid b. Velîd’in Hirelilerle yaptığı antlaşma metni şöyledir:

Bismillâhirrahmanirrahîm. Bu antlaşma Hâlid b. Velîd ile Hire temsilcileri Adiyy b. Adiyy, Ömer b. Adiyy, Amr b. Abdülmesîh, İyâs b. Kabîsa ve Hîrî b. Ekkâl arasında imzalanmıştır. Hireliler yıllık 90.000 dirhem cizye ödeyeceklerdir. Tevrat ve İncil ehlinden Allah’ın almış olduğu ahid ve misak aleyhlerine olmak üzere onlara şu şartlar koşulmuştur:

a. Antlaşma şartlarına hiçbir hususta muhalefet etmeyeceklerdir. 
b. Müslümanlara karşı hiçbir kâfire yardımcı olmayacaklardır. 
c. Müslümanların açıklarını ve askerî sırlarını ifşa etmeyeceklerdir. Bu hususta herhangi bir ihlal olursa Allah’ın peygamberine taahhüd ettiği antlaşma şartlarını çiğneyenlerin görecekleri cezanın en şiddetlisi ile cezalandırılacaklardır. 
d. Eğer sözlerinde durmaz ve muhalefet ederlerse kendileri için artık güvenlik söz konusu olmayacaktır. Eğer sözlerinde durur antlaşma şartlarına riayet eder, Müslümanlara karşı vergi borçlarını öderlerse, zimmîlere tanınan haklardan istifade edeceklerdir. 
e. İç ve dış düşmanlara karşı onları korumak, can ve mal güvenliğini sağlamak bizim görevimizdir. Onlar verdikleri sözde dururken Allah bize fetihler ihsan ederse bu hususta Allah’ın onlara tanıdığı haklar korunacaktır. Biz nasıl onlara karşı görevimizi yapmakla mükellef isek, onlar da muhalefet etmeksizin görevlerini yerine getirmek zorundadırlar. 
f. Çalışmaktan aciz olan yahut hastalık, sakatlık vb. musibetlere maruz kalan veya zenginken fakir düşüp kendi dindaşlarının yardımlarıyla geçinir hale gelenler cizyeden muaf tutulur. Medine’de ve Dârülislâm sayılan diğer yerlerde ikamet ettikleri sürece kendilerine ve bakmakla yükümlü oldukları aile fertlerine beytülmalden nafaka verilir. Bunlar Dârülislâm dışına çıkarlarsa devlet onlara nafaka vermek zorunda değildir. 
g. Onların elinde bulunan ve Müslüman olan köleler Müslümanların pazarlarına getirilir ve makul bir sürede en yüksek fiyatla satılarak kıymeti sahibine ödenir. 
h. Savaş elbisesi hariç giyimlerinde Müslümanlara benzememeleri şartıyla her türlü elbiseyi giyebilirler. Onlardan biri savaş kıyafetiyle yakalanırsa sorguya çekilir, meşru bir mazeret gösterirse serbest bırakılır; aksi halde cezalandırılır. 
i. Onlar ödemekle yükümlü oldukları vergileri bizzat kendileri toplayıp memurları vasıtasıyla beytülmale teslim edeceklerdir. Eğer bu konuda Müslümanlardan bir yardımcı istenirse gönderilecek ve masrafı beytülmalden karşılanacaktır. 
j. Kiliseleri, havraları ve sarayları yıkılmayacaktır. Çan çalmalarına ve bayram günlerinde haç çıkarmalarına mani olunmayacaktır. Onlar da buna karşılık hiç kimseyi isyana teşvik etmeyecek, kendilerine uğrayan Müslümanlara helal olmayan yemek ve içkilerle ziyafet vermeyeceklerdir.

Ebû Yûsuf 1975. Kitâbü’l-Harâc, nşr. A. A. el-Kubeysî, Bağdat, II, s. 211 vd. 
Taberî 1960–70. Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk, nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl, I-XI, Kahire, III, s. 364. 
Muhammed Hamidullah 1965. el-Vesâiku’s-siyâsiyye, Beyrut, s. 379–381. 
Çeviren: Abdülkerim Özaydın – Casim Avcı

Hâlid b. Velîd’in İran Reislerine Notası

Hâlid b. Velîd Hîre fethinden sonra Sâsânîler’in başşehri Medâin’de bulunan merzubanlara (idareci ve kumandanlar) mektup gönderdi. Mektup şöyledir:

Hâlid b. Velîd’den Fars merzubanlarına,

Hidayete tabi olanlara selam olsun. Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah’a hamd olsun. Muhammed (sav) onun kulu ve resûlüdür. Yaptıklarınızı boşa çıkaran, birliğinizi bozan ve sizi anlaşmazlığa düşüren, gücünüzü zayıflatan, mülkünüzü elinizden alan Allah’a hamd olsun. Bu mektubum elinize geçince rehinelerinizi bana gönderiniz. Benim himayem altında olduğunuza inanınız. Cizyeleri toplayıp bana gönderiniz. Eğer dediklerimi yapmazsanız kendisinden başka ilah bulunmayan Allah’a hamd olsun ki, sizin hayatı sevdiğiniz gibi Allah yolunda ölmeye can atan bir orduyu üzerinize göndereceğim. Hidayete tabi olanlara selâm olsun.

Ebû Yûsuf 1975. Kitâbü’l-Harâc, nşr. A. A. el-Kubeysî, Bağdat, II, s. 220–221.
Taberî 1960–70. Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk, nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl, I-XI, Kahire, III, s. 346. 
Çeviren: Abdülkerim Özaydın – Casim Avcı