1. Nasıl Adlandırmalı: İslam ve Biz

Gayrı mütecanis (heterogeneous) bir kültür dokusunu adlandırırken, modern ideolojilerin etkisinden dolayı, bütün beşerî bilim dallarında çeşitli tutarsızlıklarla karşılaşıldığı bir sır değildir. Örneğin “Yunan felsefesi”ni betimleyen metinler, hiç şüphesiz onun en büyük ustalarından Aristoteles’i anlatmaya başlarken “Yunan filozofu Aristoteles” dedikten sonra, onun Makedonya’nın Stagira kasabasında dünyaya geldiğini söylerken tutarsızlık kendiliğinden apaçıktır: “Makedonyalı bir Yunan” yahut “Yunanlı bir Makedon”. Bu noktada, ciddi ciddi felsefe tarihi yazarlarının içten içe “Ha Makedon ha Yunan, ne fark eder?” diye homurdandığını duyar gibiyiz. Ancak aklı başında düşünürler, bu konuyu gerçekten ciddiye almışlar ve adlandırmalarda böyle bir tutarsızlığı gidermeye çalışmışlardır. Helen hatibi İsokrates’ten (MÖ 436338) beri, Eskiçağ Ege havzasında Dorlar, İyonyalılar, Lidyalılar, Makedonlar, İtalyanlar hatta –bazı yazarlara bakılırsa– Yahudilerden oluşan melez kültür dokusunun, Yunanca gibi bir kültür dilini kullanmakla birlikte, Yunan terimi tarafından temsil edilemeyeceği gayet iyi biliniyordu. Yunanca yazmış olmakla birlikte birçok filozof Yunan kökenli değildi. Dahası Yunanca diye bilinen pek çok terim Kalde yahut Mısır kökenliydi. Dil ve ağız farklılığı, kültür farklılığının tek ölçüsü sayılacaksa, bu durumda türdeş bilinen bir kültür havzası içinde yüzlerce farklı kültürden söz etmek gibi bir güçlükle karşı karşıya kalınacaktır. Bu yüzden İsokrates bu gayrı mütecanis kültür dokusunu ifade etmek üzere Yunan değil Helen terimini önermişti. Aristoteles de vatandaşlık kavramı üzerinden kültürel kimliği tartışırken dil, soy, doğum yeri, yaşanılan yer, paylaşılan siyasi ülkü gibi farklı ölçülerden söz etmiştir.

Çağdaş Batılı kaynaklarda İslam’la ilgili sıklıkla yapılan hatalı, belki de kasıtlı adlandırmalardan birisi “Arap düşüncesi” (Arabic thought) deyimidir. Böyle bir başlık altında Türk kökenli olduğu apaçık bilinen Fârâbî’den, İranlı olduğu bilinen İbn Sînâ’dan, Afrika kökenli olan el-Câhız’dan söz ederken içine düşülen tutarsızlığı açıklamaya gerek bile yoktur: “Arap olmayan bir Arap”. Müslüman kimlikli düşünürlerin çalışmalarında benzer modası geçmiş eğilimleri gözlemliyoruz. İranlı bir çağdaşımız İslam düşüncesi başlığı altında daha ziyade İran kökenli düşünürlere yer vererek buradan bir rol çalmaya çalışırken, Türk düşünürlerde de benzer çabaları görebiliyoruz. Durum oldukça açıktır: Irkların ve insanların birbirine eşit kabul edildiği bir iman sistemi içerisinde dilleri, ırkları, renkleri çeşit çeşit Müslümanlara ilişkin bir incelemede Türk, Arap, Pers gibi kavramlar tek başlarına temsil yeteneğine sahip olamazlar. Türk, Arap, İranlı, Hintli, Ermeni, Yunan, Kürt gibi pek çok unsurdan oluşan Osmanlı Devleti’nin adı bu yüzden Türk değil Osmanlı’ydı. Dolayısıyla Müslüman kimliğine sahip olan yahut Müslüman iradenin himayesi altında yaşayan insanların ister Arapça, ister Türkçe isterse başka bir lisanda ortaya koyduğu kültür dokusunun genel adı İslam’dır. Bu manada İslam, modern depremin yarattığı ayrılıkçı ve unsuriyetçi eğilimlerin giderek anlamını yitirdiği 21. yüzyılda, resmin bütününe vurgu yapma adına, çalışmamıza başlık olan ’Biz’i oluşturmaktadır.