1. Ruhla İlgili: İbn Sînâ

Batılıların Avicenna olarak andığı İbn Sînâ, Antikçağ düşünürlerinden Platon, Aristoteles ve Plotinus’un görüşlerinden izler taşıyan usçu ve özgün bir felsefi sistem ortaya koymuştur. Felsefe alanında ve tıp, astronomi, fizik gibi bilim dallarında önemli eserler ortaya koymuştur. Kitaplarının ve risalelerinin büyük bir kısmı Arapçadır. El-Kânûn fî’t-Tıb ve Kitabü’ş-Şifa en önemli eserleri olarak bilinirler. Büyük filozof İbn Sînâ’nın felsefesinde nefs önemli bir yere sahiptir. İnsanı ve ruhunu açıklarken çokken bu kavrama müracaat etmiştir. Kitâbu’n Nefs, Kitâb el-Necât ve diğer birçok eserinde İbn Sînâ’nın psikolojiye dair görüşlerine rastlayabiliriz. Bu görüşlerde Aristoteles’in De Anima (Ruh Üzerine) adlı eserinin etkilerine görebiliriz. Aşağıda, Kitâbu’n-Necât adlı eserden seçilen “Ruhla İlgili” başlıklı bir bölüm sunulmaktadır.

<Bitkisel Ruh> Bütün elementler daha önce bahsedilen durumdan daha uyumlu bir şekilde ve daha dengeli oranlarda karıştırıldığında, diğer varlıklar da bunların dışında göksel cisimlerinin gücüne bağlı var olmaktadır. Bunların ilki bitkilerdir. Ama bazı bitkiler tohumdan büyüyüp ve üreme yetisine dayanarak gövdesini bir kenara koyarken, diğerleri tohum olmadan kendiliğinden üreyerek büyür. Bitkiler kendilerini besleyebilme özellikleri olduğu için beslenme yetisine sahiptirler. Bitkilerin doğasında büyüme özelliği olduğu için bunu büyüme yetisi takip eder. Yine belirli bitkilerin doğasında benzerlerini üretebilme ve benzerlerinden üreyebilme özelliği olduğu için, üreme yetisine sahiptirler. Üreme yetileri beslenme yetilerinden farklıdır. Ham meyvelerin beslenme özelliği vardır ancak üreme özelliği yoktur. Büyüme özellikleri vardır ancak bu üreme özelliğinden değildir. Aynı şekilde beslenme yetileri büyüme özelliğinden farklıdır. Zayıf hayvanların beslenme yetisi varken büyüme yetisinden yoksun olduğu görmüşsünüzdür.

Beslenme yetisi besinlerin aktarımını yapar ve bununla birlikte çözülen şeylerin yerlerini değiştirir. Büyüme yetisi uzunluk, genişlik ve derinlik bakımından ana yapısal organların yapısının gelişi güzel şekilde değil de tam yetkinliğe ulaşacak şekilde büyümesini sağlar. Üreme yetisi maddeye yapısını verir; içinde kökeninden türeyen yetideki bir parçayı ana gövdeden ayırır ve madde ile mekân etkileşimi meydana getirmeye hazır olduğunda, üreme işlevlerini yerine getirir.

Bütün bitkisel, hayvani ve insani fonksiyonlarını vücut fonksiyonlarına ve hatta kendi karışımının doğasına bağlı olduğu yukarıda ifadelerde açıktır.

Organik doğası diğer ikisinden ortalamaya daha yakın olan elementlerin birleşiminden ortaya çıkan hayvana bitkiden sonra gelinir. Bitkisel ruhtan geçmiş olarak hayvani ruhu almaya hazır olur. Bu yüzden de ortalamaya ne kadar yakınlaşırsa daha öncekinden daha saf olarak diğer bir fiziksel yetiyi alma kapasitesi olur.

Ruh bir bakıma üç parçaya ayrılan tek bir cinstir. İlki çoğaldığı, büyüdüğü ve besini sindirdiğinden dolayı organları olan doğal bedenin ilk canlılığı olan bitkisel ruhtur.

İkincisi ise bireyleri algıladığından ve isteğe bağlı olarak hareket ettiğinden dolayı organları olan doğal bedenin ilk canlılığı olan hayvanî ruhtur.

Üçüncüsü ise akılsal seçim ve çıkarımlara göre hareket ettiğinden ve tümelleri algıladığından dolayı, organları olan doğan bedenin ilk canlılığı olan insanî ruhtur.

Bitkisel ruhun üç yetisi bulunmaktadır. İlki, diğer bir bedenden, kendinde var olana benzer bedene aktarım yapan ve yok olanın yerine yenisi alan beslenme yetisidir. İkinci olarak büyümede yetkinliğe ulaşmak için gerekli olan miktar oranında bulunduğu bedenin her boyutunu uzunluk, genişlik, derinlik bakımından geliştiren büyüme yetisidir. Üçüncüsü ise bulunduğu bedende potansiyel olarak kendine benzeyen bir parça alan ve aslında bedene benzeyen parça haline getirmek için diğer benzer bedenleri üreterek ve karıştırarak buna göre hareket eden üreme yetisidir.

<Hayvanî Ruh> Temel ayrıma göre hayvani ruhun iki temel yetisi vardır: güdü ve algılama. Yine güdü yetisinin de iki çeşidi vardır. Ya dürtü verdiği için güdüdür ya da aktif olduğu için güdüdür. Güdü yetisi dürtüyü sağladığı için istek yetisidir. Hoş veya çirkin bir hayal, hayal gücünde tesir bıraktığında, bu, yetiyi harekete geçirmektedir. Bunun iki alt bölümü vardır: Bunlardan biri kişiyi zevk arayışında gerekli ve faydalı olduğunu düşündüğü şeylere yakınlaştıran ve harekete geçmesine (organlar) neden olan arzu yetisidir. İkincisi zararlı veya yıkıcı olduğu düşünülen şeyleri geri çevirmek ve bunların üstesinden gelmek için kişinin organlarını harekete geçmeye yönelten öfke yetisidir. Aktif kapasitedeki güdü yetisine gelince, bu yeti sinirler ve kaslar aracılığıyla yayılan bir güçtür. İşlevi kasları daraltmak, hareketin başlangıç noktasına doğru sinirleri ve bağları çekmek ve başlangıç noktasından uzaklaşmak için bunları gevşetmek veya kasmaktır. Müdrike yetisi dışsal his ve içsel his olmak üzere ikiye ayrılır. Dışsal hisler beş ya da sekiz tanedir. Bunlardan biri içbükey kaslarda yer alan görme yetisidir. Retinadaki viterous (Camsı cisim) üzerine yansıyan renkli madde yapılarının görüntüsünü algılar. Bu yapılar parlak yüzeylere saydam ortam aracılığıyla aktarılmaktadır. İkincisi kulak deliğinin üzerinde yayılan sinirlerde yer alan işitme yetisidir. Bu yeti çarpışan iki nesne arasında sıkışan havayla kendine aktarılanın şeyin yapısını algılar. Çarpışan nesnelerin mukavemeti ile havada oluşan titreşimler oluşturarak sesi üretir. Dışarıdaki havanın bu titretişimi kulak çukurunda sıkışmış ve hareketsiz duran havaya ulaşır. Oluşan dalgalar sinirlere dokunur ve böylece işitme gerçekleşmiş olur.

Üçüncü his kokudur. Beynin ön bölümündeki iki çıkıntıda yer alan bir yetidir. Bu yeti solunan havayla kendine iletilen kokuyu algılar. Solunan hava buharla karışabilir ya da burun tarafından havada nitel değişiklik sağlanarak bu yetiye işlenebilir.

Dördüncü his ise tat almadır. Dilin üzerine yayılmış olan sinirlerde yer alan bir yetidir. Dokunarak veya içerdiği tükürükle karışarak, dilin kendisinde nitel bir değişiklik sağlayarak maddeden çözülen tadı algılar.

Beşinci his ise dokunmadır. Bedenin tüm derisine yayılmış olan bir yetidir. Sinirler dokundukları yapıların değişimlerinden ve niceliklerinin farklılığından etkilenirler ve onları hissederler. Bu his tek bir tür değildir. Tüm deriye yayılmış dört hissi içeren bir türdür. Bunlardan ilki sıcakla soğuk arasındaki ikincisi kuru ile ıslak arasındaki, üçüncüsü sertle yumuşak arasındaki dördüncüsü ise pürüzlü ile düz arasındaki karşıoluma karar verir. Ama aynı organda bunların bir arada bulunması temel olarak bunların aynı olduğu izlenimini vermiştir ki bu yanlıştır.

Bütün bu hisler, duyu organları aracılığıyla algılarlar. Bu durum dokunma, tat alma, koku ve işitme hissinde belirgindir. Ama görme hissi söz konusu olduğunda, farklı bir görüş savunulmuştur. Bazı insanlar bir şeyin gözden yayıldığını, nesneyle karşılaştığını ve yapısı aldığını ve bununda görme olayını oluşturduğunu düşünürler. Onlara göre gözden yayılan bu şey ışıktır. Ama felsefeciler rengi olmayan saydam bir madde göz ile görülen nesne arasına girerse, ışığın düştüğü renkli maddenin dış yapısının göz bebeğine aktarıldığı ve gözünde bunu algıladığı görüşündedirler. Bu aktarım, renkli bir şeyden kırılan ışığın ve diğer bir maddeye rengini verme yoluyla oluşan renklerin aktarımına benzemektedir. Bu benzetme tam olarak uygun olmasa bile ilk örnekteki daha çok aynada oluşan bir görüntü gibidir. Işığın gözden yayılmasıyla ilgili görüşün anlamsızlığını aşağıdaki düşünce ortaya koymaktadır. Ortaya çıkan şey (görünen şey) ya vücuda gelmiştir ya da gelmemiştir. Eğer ki vücuda gelmişse, gözde farazi olarak hava ve karşılaştığı diğer şeyleri dönüştüren bir güç olabileceğini ve gözün bu niteliğini harekete veya yer değişikliğine bağlamak anlamsızdır. Aynı şekilde görünen şeyin vücuda gelmediği görüşü de oldukça anlamsızdır. Eğer öyle olsaydı; 1) ışık gözden yayılırken ve sabit yıldızlar katmanına ulaşırken bozulmaya uğramadan kalacaktır. Bu durumda küçüklüğüne rağmen havayı sıkıştırmış, tüm gökcisimlerini geri çevirmiş olacaktır ve koni şeklindeki gözden çıkmış olacaktır. Veya boş bir alanın bir yanından diğer bir yanına geçmiş olacaktır. Her iki görüş de anlaşılacağı üzere oldukça anlamsızdır. Veya 2) gözden çıkan ışık yayılacaktır, dağılacaktır ve ayrılacaktır. Bu durumda, algılayıcı hayvan ister istemez ondan bir şey çıkarıldığını, yayıldığını ve dağıldığını hissedecektir. Bunun yanında, ışının düştüğü yerlerdeki tüm noktaları algılayacaktır ancak düşmediği yerleri ise algılamayacaktır. Böylece bazı noktaları algılamışken, büyük kısımları kaçırarak maddeyi kısmen algılamış olacaktır. Ya da 3) gözden yayılan ışık havayla ve göklerle birleşir ve cisim havayla ve göklerle birleşmiş olarak algılanır. Böylece algılanan, hayvanın tamamı değil organı gibi olur. Bu aslında tuhaf bir değişimdir. Eğer birçok göz birlikte çalışırsa, daha güçlü olacaktır. Sonuç olarak bir insan, başkalarının yanındayken yalnız olduğundan daha keskin görüşe sahip olacaktır. Birden fazla insan tek bir insanın yaptığından daha güçlü bir değişim yapabilecektir. Gözden yayılan ışık mutlaka ya tek bir kişiden ya da birden fazla kişiden yayılmış olacaktır ve bu bileşimin doğası belirli bir cinse ait olacaktır. Bu iradî ya da doğal bir hareket olmalıdır. Göz kapaklarını açma ve kapama isteme bağlı bir hareket olmasına rağmen, biz biliyoruz ki bu hareket isteme bağlı ve seçime dayalı bir hareket olmayacaktır. Tek kalan alternatif hareketin doğal olduğudur. Basit doğal hareket çok yönlü değil sadece tek yönlü olacaktır ve bu yüzden de bu birleşik hareket de yine baskın olan elemente göre çok yönlü değil tek yönlü olacaktır.

Ama bu hareket “ışığın gözden yayıldığını teorisini” destekleyenlerin ön gördüğü hareket gibi değildir. Yine algılanan nesne açı ile değil onunla temas eden koni şeklindeki gözle görülür. Bir uzaklıkta algılanan nesnenin, renginin yanında şekli ve büyüklüğü de fark edilebilir. Bunun nedeni algılayan öznenin nesneyle etkileşime geçmesi ve bunu kaplamasıdır. Vitreumla varsayılan koni arasındaki bölüm anlamına gelen açıyla algılansaydı, nesne uzaklaştıkça bilinen bölümün yanı sıra açı da küçülecektir ve sonuç olarak üzerine yansıyan cisim de küçülecek ve böylece algılanacaktır. Bazen açı o kadar küçük olacaktır ki nesne algılanamayacak ve cisim de görülemeyecektir.

İkinci kısma baktığımızda yani gözden yayılan ışıkla algılanan nesne cisim olarak değil arızi ya da niteliksel olarak algılanacaktır. Bu değişim ya da değiştirilme kaçınılmaz olarak algılayan öznelerin artmasıyla daha güçlü olacaktır. Bu durumda daha önce bahsettiğimiz aynı anlamsızlık ortaya çıkacaktır. Yine hava sadece ya aktarıma aracı olacaktır ya da kendi içinde bunu algılayan olacaktır. Eğer ki hava sadece aktarım aracıysa, algılayan konumunda değilse, algılama gözün dışında değil tam olarak retinasında gerçekleşecektir. Ama algılayan konumda hava olursa, daha önce bahsettiğimiz anlamsızlık tekrar edecektir. Havada bir bozukluk veya karışıklık olduğu zaman, bir insan sakin bir havada koşarken anlık şeyleri algılamada karışıklık yaşayacağı gibi görme yetisi de, değişiminin yenilenmesiyle ve algılanan şeylerin ardı ardına gelmesiyle bozulacaktır. Bunların hepsi gösteriyor ki görme algılanan nesneye doğru bizden çıkan bir şeyden dolayı değildir. Demek ki bu algılanan nesneden bize doğru gelen bir şeyden dolayı kaynaklanmaktadır. Algılanan şey madde değil form olmalıdır. Eğer bu görüş doğru değilse, gözün tüm bu katman ve salgılarla yaratılması ve gözün yapısının ve biçiminin görmeye faydası olmayacaktır.

(İçsel Hisler) Algılanan şeylerin yapılarını ve ’manalarını’ idrak eden içsel algılama yetileri bulunmaktadır. Bazı yetiler hem algılayıp hem harekete geçerken bazıları sadece algılar ama harekete geçmez. Bazıları birincil algıya sahipken bazıları ikincil algıya sahiptirler. Cismin algılanmasıyla, manalarının idrak edilmesi arasındaki fark cismin hem içsel hisle hem de dışsal hislerle algılanan şey olmasıdır. Ama dışsal hisler öncelikle algılar ve sonra da bunu ruha aktarır. Örneğin; koyunun, kurdun şeklini, yapısını ve rengini algıladığında olduğu gibi. Bu cisim kesinlikle koyunun içsel hisleriyle algılanmaktadır. Ama bunun öncesinde ilk olarak dışsal hislerle algılanır. Mananın idraki ise ruhun, nesneyi dışsal hislerle daha önce algılamadan hissettiği şeydir. Dışsal hisler tarafından algılanmadan koyunun kurttan korkmasına ve ondan kaçmasına sebep olacak kurttan göreceği zarardan uzaklaşmayı idrak ettiğinde olduğu gibi. Yani ilk önce hisle daha sonra içsel yetilerle algılanan şey cisimken, dışsal hisler olmadan sadece içsel yetilerle algılanan şey ise mânânın idrâkidir. Bir hareketin ardından geldiği veya gelmediği algı arasındaki ayrım ise şudur: İçsel yetilerin işlevi belli algılanmış cisimleri ve manalarını diğerleriyle birleştirmek ve bazılarını diğerlerinden ayırmaktır. Böylece daha önce algıladıklarına göre hisseder ve hareket ederler. Hareketin ardından gelmediği algı, cismin veya mananın sadece duyu organında işlenmesiyle gerçekleşir. Çünkü algılayıcının bunu harekete geçirmeye gücü yoktur.

Birincil hislerle, ikincil hisler arasındaki temel ayrım ise birincil hislerde algılayıcı yeti, varlığın bilgisini doğrudan edinmektedir. İkincil hislerde ise varlığı algılayan yeti, bu bilgiyi aktaran başka bir etmen aracılığıyla edinilir.

Hayvani içsel algı yetilerinden biri de beynin ön karıncığının ön tarafında yer alan hissi müşterek yani ortak duyu yetisidir. Bu yeti, beş duyuya yansıyan tüm cisimleri algılar ve beynin bu bölümüne aktarır. Diğeri ise beynin ön karıncığının arka tarafında yer alan ve algılanan bir nesne olmadığında ortak duyunun, beş duyudan aldıklarını koruyan hayal yetisidir.

Hayal ve koruma farklı yetilerin işlevleridir. Örneğin su bir şeyi kabul eder ancak bu şeyi korumaktan yoksundur. Hayvanî ruhla ilgili diğer bir yeti ise mütehayyile insanî ruhla ilgili olanı ise bir görüntüyü düşünmektir. Bu yeti ise solucan şeklinde uzantının yanında beynin orta karıncığında yer almaktadır ve işlevi de hayal yetisindeki belli şeyleri diğerleriyle birleştirmek ve bazılarını seçtiği diğer şeylerden ayırmaktır. Sonrasında ise beynin orta odacığının sonunda yer alan vehim yetisidir. Bu yeti tek tek duyulur olanlardan, duyulur olmayan mânâları algılamaktadır. Örneğin kurttan kaçmamız ve çocuğu sevmemiz gerektiğine karar vermemizi sağlayan yeti gibi. Diğer bir yeti ise beynin arka tarafında yer alan hafıza ve geri çağırmadır. Bu yeti tek tek duyulur olanlardan, duyulur olmayan mânâları algılayan vehim yetisi gibidir. Hayal yetisi ile hafıza yetisi arasındaki ilişki ortak duyu ile vehim arasındaki ilişkiye benzemektedir. Bunun manalandırmayla olan ilişkisi de hayal yetisinin hissedilen yapılarla olan ilişkisinin aynısıdır. Bunlar hayvani ruhun yetileridir. Bazı hayvanlar bu beş duyunun hepsine sahipken bazıları bunlardan bir kaçına sahiptirler. Tat ve doku tüm hayvanlar da yaratılmış olmalıdır ve özellikle her hayvanın dokunma duyusu olmalıdır. Ama koku, görme ve duyma yetilerinden yoksun olan hayvanlar vardır.

<Akli Ruh > İnsani akli ruh, her ikisi de akıl anlamına gelen pratik ve teorik yeti olarak ikiye ayrılmaktadır. Pratik yeti insan bedenin hareketinin temelidir. Bu yeti insan bedenine, tasarlanmış ve amaca yönelik düşünceye uygun olarak bireysel hareketleri yapmasını teşvik eder. Bu yeti arzu, hayal gücü ve vehim gibi hayvanî yetilerle şüphesiz örtüşmektedir ve kendi içinde de çift yönlü karakteristik yapı göstermektedir. Bunun arzu hayvani yetisiyle ilişkisi, belli durumların insana özgü utanma, kahkaha ve ağlama gibi güçlü duygulara ve çabuk eylemlere meyilli olmasıyla burada ortaya çıkmaktadır. Bunun hayal gücü ve vehim yetisiyle ilişkisi bu yetiyi geçici olan şeylerle ilgili planları ve insana ilişkin kurnazlıkları anlamaktır.

Son olarak akli ruhun çift yönlü karakteristik yapısı teorik aklın yardımıyla sıradan ve eylemlerle ilgili genel olarak kabul edilen düşünceleri yapılandırmasıdır. Örneğin yalanlar ve despotluk kötüdür. Mantık kitaplarında diğer benzer terimler açık bir şekilde tamamen mantıklı olanlardan ayrılmıştır. Bu yeti varlığın diğer tüm yetilerini yönetmektedir. Böylece diğer yetilere itaat etmemelidir ama bu yetiler varlıktan çıkacak ve maddi şeylerden türeyecek pasif eğilimlerin burada gelişebileceği endişesiyle buna tabi olmalıdır. Bu pasif eğilimlere kötü ahlak denilmektedir. Pasif ve teslimiyetçi olmaktan uzaklaşarak bu yeti daha iyi ahlaki değerlere sahip olmak için diğer varlığa ait yetileri yönetmelidir. Bunun yanı sıra ahlaki değerleri, varlığa ait yetilere bağlamak mümkündür. Pratik akıl pasif durumdayken bu yetiler aktif olarak baskın duruma gelir. Sonuç olarak aynı şey her ikisinde de ahlaki değerler ortaya çıkarır. Varlığa ait diğer yetiler pasif durumdayken, pratik akıl aktif bir durumda baskın olur. Bu tam anlamıyla ahlaki histir ya da bir kişideki iki farklı akılın ilişkisidir. Ahlaki değerlerin bu yetiye neden bağlandığını daha yakından incelersek şunu diyebiliriz ki insani ruh biri kendinden daha yüksek ve daha alçak olmak üzere iki düzlemle bağlantılı olan tek bir yapıdır. Kendiyle ve her düzlem arasında ilişki kuran özel yetileri vardır. Bunlardan biri bedenin kendisi olan bunun kontrol ve yönetimini yapan daha alçak düzlemle ilişkisi olan insan ruhunun sahip olduğu pratik yeti, diğeri ise anlamaya yönelik pasif olarak alan ve edinen daha yüksek düzlemle ilintili olan teorik yetidir. Bu sanki ruhumuzun iki yüzünün olması gibidir. Biri varlığımıza doğru yönelmekte ve bedensel yapının gerekliliklerinden etkilenmemelidir. Diğeri ise daha yüksek ilkelere doğru yönelmekte ve bu daha yüksek düzlemde yer alan şeyleri almaya ve onlardan etkilenmeye hazır olmalıdır.

İbn Sînâ, Kitâb el-Necât, İngilizceye çev. F. Rahman, Avicenna’s Psychology, Oxford University Press, s. 24–33 
Çeviren: Tarık Tuna Gözütok