1. Varlık - Yokluk İlişkisi: el-Hayyât el-Ka’bî

Ebû’l-Hüseyin el-Hayyât (ö. 300/912), Ebû’l-Kasım el-Ka’bî’nin (ö. 319/913) hocasıdır. Her ikisi de aynı görüşte olup Bağdat ekolününe mensuptur. Şu kadar var ki, Ka’bî bazı konularda hocasından ayrılmıştır. Allah Teâlâ’nın sıfatlarını reddetme, kader, din ve akıl meselelerinde Mu’tezile ile aynı görüştedir. Ancak Hayyât, ma’duma şey deme ve bunun ispatı konusunda öncekilerden ayrılmış ve aşırı gitmiştir. Bilindiği gibi Mutezile’nin Bağdat ekolü daha çok varlık üzerinde yoğunlaşmıştır.

Kelamcılar ve görüşleri hakkında geniş bilgi sahibi olmakla meşhurdur. Yaptığı nakiller sebebiyle ilk dönem pek çok şahıs ve fırkalar hakkında bilgi sahibi olmaktayız. Diğer taraftan hadis ve fıkıhta da üstad kabul edilmiştir. Mutezile’nin itibar kaybettiği ve mezhepten ayrılmaların yaşandığı bir devirde yaşamıştır. Bu arada Mu’tezile’ye ve İslam’a yapılan saldırılar, mezhep sahiplerini harekete geçirerek birçok reddiye yazmaya sevk etti. Nitekim İbn Ravendî’ye karşı kırka yakın reddiye kaleme alınmıştır. Felsefe ağırlıklı Bağdat geleneği içinde yetişen Hayyât, mihne olayından sonra zayıflamaya başlayan Mu’tezile’yi savunmaya büyük gayret gösterdi.

Hayyât, Mu’tezile mezhebine yöneltilen eleştirilere cevap vermek amacıyla Câhız tarafından kaleme alınan Faziletu’l-Mu’tezile’ye reddiye yazan İbn-i Ravendi’nin Fadihatu’l-Mu’tezile’sine cevap maksadıyla, günümüze kadar ulaşan Kitabu’l-İntisar’ı yazmıştır. Burada, kelam ilminin inceliklerini, Mu’tezile’den daha iyi bilen olmadığını; dolayısıyla bu ilimde sadece onların söz sahibi olduğunu belirtir.

Hayyât, ma’dûmun bir şey olduğunu İspat etme noktasında aşırı gitmiştir. Ona göre “şey, bilinen ve kendisinden haber verilebilen şeydir. Cevher ve araz, adem (yokluk) halindeyken de cevher ve arazdır. O, böylece bunu bütün cins ve sınıflara teşmil ederek söyle demiştir: Siyah yokluk halinde de siyahtır. Ancak vücud sıfatı ile vücud ve hudusu gerektiren sıfatlar baki kalır. Böylece ma’duma (yok olan) sübut lâfzını ıtlak etmiştir.

Ka’bî’ye göre Allah Teâlâ’nın irâdesi, O’nun zâtı ile kâim olan bir sıfat değildir; O bizatihi Mürîd de değildir. O’nun iradesi belli bir mahalde olan veya bir mahalde olmayan sonradan olan (hadis) bir irade değildir. Aksine Onun mürid olduğu ifade edilince bu takdirde manası şudur: O; alim, kadir, filinde zorlanmayan ve isteksiz olmayandır. Sonra Onun hakkında fiillerini irade eder (mürid) dendiği zaman bundan murad, onları ilmine uygun olarak yaratan olmasıdır. Ve yine O, kullarının fiillerini müriddir dendiği zaman bununla kasdedilen, onları emreden ve onlardan razı olandır.

Allah’ın işiten ve gören (semi’ ve basir) olmasında da durum aynıdır. O, işitilenleri bilir ve görülenleri görür anlamındadır.

(Ru’yet konusundaki görüşü arkadaşlarının görüşü gibidir. Ancak ona göre) Allah, zatını ve diğer görülecekleri görür, sözümüzün anlamı onları sadece bilirdir.

eş-Şehristânî, el-Milel, I, 97–98. 
Çeviren: Osman Karadeniz