12. Afraspa’nın Siyasi-İktisadi Örgüsündeki İslam

Düşünce/inanış ile medeniyet/bilim ilişkisi, pek çok düşünce tarihçisini yanıltan bir nokta olmuştur. Özellikle Batılı tarihçilerin çoğunluğunun benimsediği, insan bireyinde düşünce/inanışın onun tercihini, tercihinse onun davranışlarını belirlediği postülası, yanılmanın anahtarıdır. Böylece medeniyeti düşünce/inanca indirgeyen tarihçiler, siyasi ve iktisadi gerçeklerden yalıttıkları düşüncelerin tarihinin, bir bakıma insanın tarihi anlamına geldiğini düşünmüşlerdir. Ne var ki düşünce/inanışların insanın seçimleri ve davranışları üzerinde inkâr edilemez bir etkisi bulunuyorsa da, tam tersine insanın içinde bulunduğu ortam ve koşullar da onun düşünce ve inanışlarını belirleyebilmiştir. Zira insan, olana ilişkin duyumlamaları ile olması gerekene ilişkin ideallerinin mekanistik olmayan şekilde dengelendiği bir noktada yaşar. Üstelik bu denge noktası, her toplum için ve toplumların her tarihsel kesitleri için farklı farklıdır. Bazı durumlarda olması gereken, olanı biçimlendirirken, diğer durumlarda olan, olması gerekeni biçimlendirir. Tarihte tekrarlamalar vardır, bu inkâr edilemez; üstelik tarihi bilim yapan şey de, bu tekrarlamaların sağladığı öngörüdür. Ancak söz konusu sürprizler veya kırılmalar, tarihsel sürecin dallanıp budaklandığı, hatta bazen köklendiği noktalardır. Onlar, yasallaştırdığımız tarihsel sürece kesinlikle aykırı değildir.

İslam’ın kuzey Arabistan, Irak ve Suriye’ye doğru yayılmasında doğal bir eğilim vardır, çünkü güney Arabistan kabileleri 3. ve 4. yüzyıllar arasında bu gölgeye göç etmişler ve bunların bazıları Romalılaştırılmışken bazıları da Persleştirilmiştir. Aynı dönemde Romalıların hem Arabistan yarımadasında hem de kapsamı Hindistan’a kadar uzanan uluslararası bir ticari güç olan Hıristiyan Habeşistan (bugünkü Etiyopya) üzerinde etkili olması gibi, Sasani İmparatorluğu da doğu ve güney Arabistan’da, özellikle Himyerliler üzerinde köklü bir etki uygulamıştır. 6. Yüzyıldan önce, iki büyük güç olan Sasaniler ile Bizanslılar arasındaki çekişmenin, emperyal fırsatlar uğruna Arapları kullanması yoğunlaştı. Her iki güç, kendisiyle bağlantılı kabilelerin ötekilere karşı savaşmasını kışkırtma alışkanlığı içerisindeydi; Araplarsa bağlantılı oldukları imparatorluklara diplomatik delegeler gönderiyorlardı. Gassân ve Hira kendi başlarına bağımsız güçler değildi, buna karşın İslam öncesi Himyer krallığı Eskiçağda Mısır, Suriye ve Mezopotamya ile kıyaslanabilir derecede yüksek bir kültür ve gerçek bir imparatorluktu. Ancak yine de Hz. Muhammed’in zamanındaki siyasi harita, Roma ve Sasani devletleri arasındaki etkileşim çerçevesinde anlaşılmak zorundadır. Bernard Lewis’nin deyişiyle ’6ıncı yüzyıl, Roma ile Sasani devletleri arasındaki savaşın yeniden canlandığı bir zamandı; Akdeniz ile doğu arasındaki kervan rotası boyunca gelişme fırsatı bulan bazı kasabalar vardı ve bunlardan birisi de Mekke’ydi.’ Sasaniler dışında Hem Romalılar hem de Habeşistanlılar, iç Arabistan’a seferler yapmışlardı; Hz. Muhammed’in kabilesinin, yani Kureyş’in Sasanileri onlara tercih etmesinin nedeni buydu. Marshall Hodgson’la birlikte şunu belirtmek önemlidir ki “Hz. Muhammed’in hayatı boyunca, Kureyş’in [büyüklerinden] birisinin, Bizans’la bağlantıların güçlendirilmesine (ve belki de Mekke’de kendisinin otoriter güç olmasına) yönelik teşebbüsü, Mekke’nin tarafsızlık ısrarı nedeniyle başarısızlığa uğratılmıştı.” Gerek İslam’ın doğu ile batının ortasında doğması, gerekse Kureyş’in bu ’ne doğulu ne de batılı’ tutumu, onun siyasi istikametini evrensel bir ufka doğru belirlemekteydi. Sonuç olarak şunu akılda tutmak son derece faydalıdır ki yarımadalı Araplar, Roma ile Sasani devletleri arasındaki etkileşimin her anahattıyla doğal olarak ilgiliydiler ve Hz. Muhammed kendi zamanındaki siyasi havanın farkındaydı. Çünkü İslam, bu iki büyük gücün tam ortasında doğmuştu ve büyük devletlerinse bu bölgeye olan ilgisi hayati derecedeydi.

Bizans İslam’ın doğuşuna ilgisiz kalamazken, İslam da Sasani-Bizans çatışmasına duyarsız kalmadı. Kuzey Suriye’de Sasaniler ile Bizanslılar arasında 614/615 yılında yapılan savaş, Sasaniler tarafından kazanılmıştı. Bu, Ürdün ve Filistin’den Kartaca’ya kadar 622 yılına dek sürecek Sasani yayılmasının başlangıcıdır. Savaş hakkında İslam’ın en yüksek otorite kaynağı Kur’ân’da bir yorum bulunması son derece ilgi çekicidir. Rûm (Roma) Suresi 2-3 ayetlerinde şöyle denilmiştir:

Romalılar yeryüzünün en derin yerinde yenildiler. [Halbuki] onlar, bu yenilgiden birkaç yıl sonra [Sasanilere karşı] muzaffer olacaklardır.

Savaşın taraflarının Müslümanlarla olan ilişkisi hakkındaki tartışmalar bir yana, ayette geçen ednâ’l-arz ifadesi tefsirlerde çoğunlukla Araplara, Hicaz’a, Arapların yaşadığı yere “yakın yer”, “en yakın yer” veya “yeryüzünün yakınında” şeklinde tefsir edilmiştir. Halbuki ayetin nazil olduğu Mekke ile savaşın gerçekleştiği yer arasındaki mesafe hiç de yakın olmayıp yaklaşık dokuz yüz mil uzunluğundadır. Bu gerçek, söz konusu ifadenin, savaşın mevzii ile Mekke arasındaki mesafe yakınlığına işaret etmediğini yeterince açık bir şekilde göstermektedir. Çağdaş jeoloji bilgilerine göre çatışmanın yaşandığı yer, güneydoğu Afrika’da Tanzanya’nın (Serengeti – Masai Mara) güneyinden başlayıp Mekke’nin yakınında bulunduğu Kızıldeniz’den geçerek güneydoğu Anadolu’da Amik ovasından son bulan dört bin beş yüz millik dünyanın en büyük ve aynı zamanda en derin fay hattı Rift üzerinde bulunmaktadır. Bu jeolojik çöküntü, aslında petrolün de neden bu bölgede yoğun olarak bulunduğunu açıklamaktadır.

İslam’ın içerisinde doğduğu bu ednâ’l-arz’ın diğer ilgi çekici özelliğiyse iktisat tarihçileri tarafından dile getirilmiştir. Günümüzde Suudi Arabistan’ın sınırları içerisinde kalan Hicaz, Orta Paleolitik Çağa (MÖ 300.000–30.000) değin medeniyet geçmişi olan ve tarih boyunca Afrika, doğu Akdeniz ve güney Asya arasındaki bağlantıların kurulduğu bir yerdir. Tarihsel deliller, diyor Wooley, gösteriyor ki bu konum, M.Ö. ikinci binden beri doğu ile batı arasında jeo-politik bir köprü olmuştur. Şüphesiz doğu ve batı terimleri çağdaş anlamlarına sahip değildir, ancak eski dünyanın siyasi ve ticari ağları, kuzey Suriye kapılarında ikiye bölünmüştü. Doğu-Batı bölünmesinin temas noktasında ve her iki parçanın bileşenlerinin belirlenmesinde iktisadi nedenler önemli bir rol oynamıştır. Avrasya’nın ipek ve baharat ticaret yolları Çin, Hindistan ve güneydoğu Asya’dan doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Avrupa’ya kadar uzanır. Sasani veya Roma yayılmacılığının ardında böylesi bir iktisadi fayda arzusu yatmıştır.

M.Ö. ikinci binyıldan itibaren gelişen siyasi olaylar, şiddetlenerek bölünmeyi keskinleştirmiştir. Pers İmparatorluğunu Asya’nın kralı halinde kuran Cyrus’tan (ö. MÖ 529) ve daha sonra İskender’in yayılmasından itibaren Doğu-Batı sınırı neredeyse tamamen mükemmelleşmişti. MS 6. yüzyıldan önce Bizans için güney ticaret yolu, kuzey yolundan daha önemli hale gelmişti. Gerçek şu ki kuzey Mezopotamya’dan Kızıldeniz’e kadar uzanarak 7. yüzyıl başlarında Avrasya’yı ikili siyasi yapıya bölen hatta iki büyük güç Bizanslılar ile Perslerin karşılaşması gerçeği, yeni doğmuş bir din olarak İslam’ın, Doğulu mu, Batılı mı, yoksa özgün sentetik yapılı bir medeniyet mi olacağını belirleyecek en büyük siyasi sorunla yüzleşmek durumunda olduğu anlamına gelmektedir. Bu üç istikametten her birisi, açık bir şekilde kendilerinin gerçekleşmesi için hangi sosyo-siyasi tercihlerin yapılması gerektiğini söylemektedirler. Ne doğulu ne de batılı olan, özgün sentetik yapılı bir İslam medeniyetinin yaratılabilmesi için, her iki bölge mirasının İslami kurumlarda dengelenmesi gerektiği kolayca tahmin edilebilir. Aksi halde, doğu ağırlığı doğulu siyasi yapıda bir İslam, batı ağırlığıysa tersi bir İslam sonucunu yaratacaktı.

15. Yüzyılda Amerika kıtasının bulunmasına değin klasik dünya Afrika, Asya ve Avrupa’dan (Afraspa) oluşan üç kıta ile onların uzantısı kara parçalarının, çeşitli kara ve su yollarıyla Akdeniz’de buluştuğu bir siyasi-iktisadi bütünlüktü. Bu bütünlüğün oluşmasında iktisat güdümlü çıkar kavgalarının yanı sıra çeşitli sebeplerle meydana gelen göçler, akrabalık ve din bağlarının önemli rolü olmuştur. Çeşitli nedenlerle çatışmaların daha yüksek olduğu Afraspa’nın orta bölgesi, aynı zamanda kültürel bir bütünlük ifade eder. İktisadi çıkar son derece somut bir nedendir ve anlaşılması son derece kolaydır; ancak diğer etkenlerden bağımsız değildir. Sözgelişi Kudüs, öteden beri kutsal bir yer sayılması dolayısıyla bir çekim merkezi olmuştur; salt dinle ilgili görünen bu merkez, insanların hac ibadeti nedeniyle toplanması gibi nedenlerden dolayı, aynı zamanda iktisadi ve siyasi bir çekim merkezi haline gelmiş, büyük devletlerin daima ilgisini çekmiştir.

Afraspa milattan binyıllar öncesinde gerek kuzey-güney ekseninde Hititler ile Mısırlılar arasında, gerekse doğu-batı ekseninde Persler ile Helenler arasında ikiye bölünmüştür. Ancak bölünme, bir bakıma paradoksal niteliklidir; karşıt kutupların siyasi ve iktisadi çıkarları çoğu zaman birbiriyle çatışır, ancak siyasi ve iktisadi faydaları elde etmeye yarayan bilgi ve inanç dokusu daima paylaşılmıştır. Söz konusu karşıt ama paylaşımlı siyasi yapıyı daha sonra İslam devletleri ile Bizans arasındaki ilişkide görüyoruz. Söz konusu eksenler üzerinde Keltlerin, Vandalların veya Hunların varlık gösterdiği bir gerçekse de onların Afraspa’nın bağlantısız kalan parçalarını iletişime geçirmek, demografik yapıları zenginleştirmek, siyasi kimliklerin yeniden düzenlenmesine yol açmak ve Hun istilasıyla sınırlı olarak Katolik Avrupa’ya Moğol istilası fikrini vermesi dışında, medeniyete ilişkin dokuların oluşturulmasına doğrudan bir katkıda bulunmadıkları bir başka gerçektir. Siyasi ve iktisadi güç, evrensel iddiası bulunan bir dünya görüşüyle birleşmediği sürece, medeniyete ilişkin dokulara yönelik kalıcı ve biçimlendirici bir etki doğurmuyor, güç bir saman alevi gibi kısa sürede parlayıp sönüyordu. Bu yüzden yalnızca evrensel iddiası bulunan karşıt dünya görüşlerinin hüküm sürdüğü Afraspa’nın doğu Akdeniz’de odaklanan kesiti, neredeyse bütün küresel nitelikli fikir, buluş ve gelişmelerin yaşandığı bir medeniyet beşiği olmuştur. İlginç bir şekilde bu kesit, aynı zamanda klasik dünya Afraspa’nın ticaret damarlarının, bir canlının kalbi gibi buluştuğu merkezidir. İktisadi ve siyasi güç, elbette bilgi ve medeniyet anlamına gelmez; ancak bu iki güç kültürle buluştuğunda kesinlikle bilgi ve medeniyet sonucunu vermektedir.

Tarihin her döneminde iç bölgelerden taşımacılığın yapıldığı nehirlerin birleştiği büyük denizlerde kurulan güvenliği sağlanmış kapılar, ticaretin merkezleri olmuşlardır. Eski çağlardan beri doğu Meksika kıyıları Amerika kıtasındaki, Batı Afrika’daki Gine kıyıları Afrika kıtasındaki, Hindistan’daki Malabar kıyıları güney Asya ticaretinin merkeziydi. Hiç şüphesiz nehir ve kara yollarının buluştuğu doğu Akdeniz havzası, Akdeniz ticaretinin, dolayısıyla 15. yüzyıl sonuna kadar Afraspa’nın kalbiydi. Kuzey Mısır’da Nil deltasının kuzeybatı kıyısındaki İskenderiye, nehrin Afrika’nın içlerinden taşıdığı malları kolayca limana ulaştırması nedeniyle kuzey Afrika’daki bütün diğer limanlardan daha güçlüydü. İskenderiye’den başlayan ticaret yolu, İtalya aracılığıyla iki yöne sevk olunuyordu: birincisi Alpler üzerinden Kıta Avrupası’nın İngiltere ve İskandinavya uçlarına kadar uzanıyor, ikincisi kuzey İtalya üzerinden Rhone vadisi ve Dinyeper boyunca Ukrayna’ya gidiyordu. Özellikle 6. yüzyıldan itibaren Bizans ile Sasani devletleri arasında tırmanan gerilim, Nineveh zaferine değin İstanbul üzerinden doğuya giden ticaret yolunun önünde doğal bir engel oluşturuyordu. Hatta Sasani devleti Suriye’den Mısır’a kadar olan hattı bir süreliğine ele geçirmişti. Bu durumda, Rhone vadisinden güney Rusya’ya giden yol, Avrupa ticaretinin gücünden hayat kazanan Bizans için daha büyük önem kazanıyordu.

Tarih boyunca Avrupa, hem kültürel ve siyasi bakımdan, hem de iktisadi bakımdan Asya ve kuzey Afrika’ya bağımlı olmuştur. Elbette Asya ülkeleri de, medeni hayat için gerekli olan bazı ürünlerde Avrupa’ya bağımlıydı. Bu nedenle, bu üç kıta arasında ticaret, her zaman varolmuştur. Avrupa’yı kültürel, siyasi ve ticari olarak, Asya ve Afrika’ya bağlayan dört yol vardır. (a) Bunlardan birincisi güney Avrupa ile batı Asya ve kuzey Afrika arasını deniz taşımacılığıyla birleştiren Akdeniz’dir. Kara taşımacılığının yüksek maliyeti dikkate alındığında, Akdeniz’de gerçekleşen ticari faaliyetin neden diğer üç yola tercih edildiği ortadadır. (b) İkinci yol, 13. yüzyıl öncesi gemicilik teknolojisiyle uzun deniz taşımacılığına izin vermeyen Adriyatik deniziydi. Diğer üçüncü yol ise, kısmen kara, kısmen deniz taşımacılığıyla katedilebilen ticari geçitlerdir. (c) Bu üçüncü yolu oluşturan geçitlerden (c1) birincisi, Karadeniz’in kuzeyi ile güney Rusya’dan geçerek, nehirler dışında hiçbir doğal engeli bulunmayan Hint dağlarının Asya’nın içlerine kadar oluşturduğu doğal sınırlarda ortaya çıkan geçittir. (c2) İkincisi, iç Asya’dan gelen aynı yolun, Rusya ovalarından geçerek Baltık denizine ve oradan kuzey Avrupa’ya varmasıyla ortaya çıkar. (c3) Üçüncüsüyse, hem kuzey Afrika’dan gelen kara yolunun vardığı Mezopotamya’nın, hem de kuzey İran’dan gelen iç Asya geçidinin kendisinde birleştiği Anadolu’dan boğazlar yoluyla Avrupa’ya ulaşan geçittir. Bu üç yol, yüzyıllar boyunca Afraspa çevresindeki bölgelere hayat damarı olmuştur. Eski çağlardan beri Afraspa ülkeleri arasında iktisadi olduğu kadar siyasi olan bağlar, doğu Akdeniz bölgesindeki büyük liman şehirlerinde kaynaşmıştır. Bu liman şehirlerinin gerisinde, onları besleyen ve kaynaklarını buralara aktaran pazarlar yer almıştır. Doğu Akdeniz’de buluşan bu ticaret damarları, tarih boyunca büyük devletlerin denetiminde olmuş, doğal olarak bu damarları denetimi altında tutan bir devlet, doğu Akdeniz ticaret sisteminin iktisadi getirisini, dolayısıyla Afraspa’nın siyasi iklimini elinde tutmuştur. Başka bir şekilde anlatmak gerekirse doğu Akdeniz’e hâkim olan bir devlet, bir dünya devleti olduğunu tescil etmiş demektir. Afraspa havzasını 15. yüzyıla kadar seçeneksiz bir şekilde çekici kılan, mevcut gemicilik teknolojisiyle diğer denizlerde nakliyat yapmanın imkânsızlığının yanı sıra bu bölgenin üç kıtaya yayılan ticaret hacmiydi. Tarihte bu bölge, MÖ 2500–1500 tarihleri arasında Giritlilerin, MÖ 8. yüzyılda Kartacalıların, MÖ 5. yüzyılda Perslerin, MÖ 4. yüzyılda Helenlerin, MÖ 2. yüzyıldan MS 8. yüzyıla kadar Roma imparatorluğunun, 8. yüzyıl ortalarından 13. yüzyıla kadar Abbasi imparatorluğunun, 14. yüzyılda İtalyanlar başta olmak üzere kısmen Avrupalıların, 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Osmanlı imparatorluğunun, 18. yüzyılda Fransa’nın, 19. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Büyük Britanya’nın ve nihayet bu tarihten günümüze değin ABD’nin denetimi altına girmiştir. Dikkat edileceği üzere Akdeniz ticaret havzasının her el değiştirmesi, büyük ve küresel nitelikli kavgaların sonucu olmuştur.

Hun istilasının başladığı 4. yüzyılın sonlarında Roma imparatorluğunun geçirdiği siyasi bunalıma, Asya iktisadının artan yükselişi damgasını vurmuştur. Özellikle 5. ile 6. yüzyıllarda Kıta Avrupa’sında Batılı tüccarların devri, 7. yüzyıl başlarına kadar nicelikçe değilse de nitelikçe kapanmış; onların yerini Süryani, Yahudi ve Rum gibi doğu kökenli kişiler almıştır. Roma merkezi yönetimindeki ilişkileriyle Avrupa’da nüfuzlarını artıran Kıta’daki yerleşik doğulu topluluklar, yozlaştırmadıkları kimlikleri nedeniyle doğu ülkelerinin Avrupa içlerindeki iktisadi nüfuzlarının artmasını sağlamışlardır. Olay basitçe iktisadi gücün el değişimi değildi; iktisadi ve kültürel birlik bozulmamıştı, ama Roma’daki mimari ve sanatsal eserlerde kendisini hissettiren doğu etkisi, yavaş yavaş gelen iç çöküşün bir görünümüydü. Roma’nın Avrupa kanadı üzerinde giderek artan Alman, doğuda Sasani ve kuzey Afrika’daki Vandal baskısının da bu süreçte önemli bir rolü olmuştur. Durumun farkında olan Roma yönetimi, bütün imkânlarıyla Avrupa’da ve Akdeniz’de ticareti denetim altına almaya çalışmıştır. 7. yüzyıl ortalarında İslam fetihleriyle veçhesi değişen Akdeniz havzasının hem ticari hem de mali durumu, Bizans için uyum sağlanması gereken yeni şartlar yaratmıştır. Doğulu tüccarlar arasında yer alan İslam öncesi Araplar, bu yüzden Roma için önemliydi; İslam’ın doğuşu ve yayılmasından sonra bu önem hayati dereceye yükselmişti. Çünkü Müslüman Araplar, Afraspa’daki iktisadi payı Roma aleyhine azaltmışlardı.Bununla birlikte bu zarar, kültürel ve siyasi bir bağ kurmak şartıyla, müstakbel bir Pers tehlikesine karşı kabul edilebilirdi. Araplar ile Romalılar arasındaki iktisadi ve siyasi dengeden habersiz olan Türklerin Pers çekimindeki doğu Akdeniz siyaseti, Roma açısından olayı ölüm kalım savaşına dönüştürmüştü ki bu sürecin sonunda Haçlı savaşları meydana gelecekti.

Moğol istilasını takip eden iktisadi ve siyasi bunalımlar ile doğal kıtlıklar, 13. yüzyıl ortalarından 14. yüzyıl ortalarına kadar güney Avrupa’dan iç Asya’ya ve kuzey Afrika’ya kadar yayılan doğu Akdeniz’in bütün siyasi ve iktisadi dengelerini Avrupa lehine altüst etmiştir. 11. yüzyılda başlayan Haçlı seferleriyle doğu kültürlerinden öğrenilen teknikler ile bilgiler, bir asır sonra Avrupa’da iki yüzyıl sürecek (1150–1350) iktisadi ve fikrî bir canlanmanın başlangıcı olmuştu. Ancak bu dönem boyunca, Avrupa’da konuşlanmış Müslüman Endülüs ile güney İtalya’nın orta ve kuzeybatı Avrupa’ya taze bilgiler aktarması dışında, Moğol istilasının yarattığı fırsat kadar Avrupalılar için ikinci bir büyük şans olmamıştır. Endülüs ve İtalya vasıtasıyla Avrupa’da gerçekleşen katkıların yanı sıra, Haçlı seferleriyle öğrenilen bazı beceri ve teknikler, 11. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın endüstriyel ve entelektüel kabiliyetini zaten artırmış bulunuyordu. Moğol istilası, iç Asya’dan Batı’ya doğru büyük göç hareketi başlatmış, Anadolu’dan daha ziyade Avrupa bundan nasibini almıştı. Böylece Avrupa’da sanayi, göç eden doğulu zanaatkârların etkisiyle güç kazanmıştır. Kuzeydoğu Avrupa’dan Çin’e kadar Moğollar tarafından ticaret güvenliği sağlanan bu topraklarda özellikle İtalyanların (Venedik, Ceneviz) etkisiyle Çukurova’da küçük Ermenistan’ın ve Suriye’de Haçlı prensliklerinin kurulmasıyla oluşan güvenlik koridoru, Avrupa’yı dünyaya açmıştı. Avrupalılar, özellikle bu dönemden itibaren doğunun iktisadi, sınai, bilimsel ve teknik birikimlerini birer birer kazanarak bunları hem hacimce hem de kavramca bir hayli geliştirmişlerdir. Papa’nın Müslümanlarla ticaret yapma yasağı elbette Hıristiyanlar için geçerliydi; Avrupa’daki Süryânî ve Yahudiler bu yasağın kapsamı dışındaydı. Öte taraftan, bu yasağa rağmen özellikle İtalyanlar ticaret yapmaktaydılar. Kilisenin yasaklamasına rağmen girişilen Akdeniz ticaretinden hâsıl olan iktisadi güç, bir yandan ileri tarihte Avrupa’da kilisenin siyasi hâkimiyetini sarsacak en önemli kaynak olmuş, öbür yandan Avrupa’da özellikle geç Ortaçağ boyunca Arapçadan yapılan tercümeler ile kültürel ve siyasi deneyimlerden biriken fikir müktesebatını harekete geçirmiştir. Bu dönemde ortaya çıkan diğer önemli iktisadi gelişme, deniz taşımacılığında devrim niteliğini taşıyan yeni teknikler sayesinde, Akdeniz’in sakin suları dışında kalan Kuzey ve Baltık denizleri ile Atlantik okyanusunun doğu kıyılarında deniz taşımacılığının mümkün hale gelmesiyle, Rus ve iç Asya ülkelerine değin uzanan ticari potansiyelin harekete geçerek Akdeniz’i çok gerilerde bırakan yeni ticaret havzalarının oluşmasıdır. Gemicilik teknolojisinde meydana gelen ilerlemelerin, hiç de hafife alınmayacak iktisadi ve ticari sonuçları olmuştur. Örneğin MÖ 1. yüzyılda Kızıldeniz’den Hint okyanusu yoluyla Hindistan’a varan rota üzerindeki Muson rüzgârlarının bahar ve yaz mevsimlerinde birbirinin tersi istikamette esmesi keşfedildiğinde, deniz nakliyatındaki maliyet büyük ölçüde düşmüştü.

Bankacılık, kredi, ticari senet, kâğıt para, borsa ve sermayecilik gibi diğer kurumsal yeniliklerle desteklenerek esnaflıktan tamamen farklı bir mahiyete bürünen Avrupa iktisadı, 15. yüzyılda Akdeniz ticaret havzasını Osmanlı’ya kaptırmış olsa da, aslında fazla bir şey kaybetmiş sayılmazdı. Zira bu dönemde Avrupa ticareti, kuzeydeki güvenli yollardan Asya’ya ulaşmaktaydı; ayrıca çok geçmeden, Atlas okyanusundaki ticari yollarla hem Afrika ve Hindistan’a hem de yeni kıtaya doğru açılacaktı. Akdeniz bölgesindeki devletler, MÖ 2500’lerden itibaren kazanılan tecrübelere müracaat ediverdiklerinde, bu bölgenin nasıl yönetilmesi gerektiğini, bölgede otorite kaybı veya artışının hangi nedenlerle ortaya çıkıp hangi sonuçlara yol açacağını zaten ana hatlarıyla biliyordu. 4000 yıllık Akdeniz imparatorluklar zincirinin son halkası olarak Osmanlı, kendi siyasi ufkunu bu ideale göre belirlemişti. Ancak yeni kıtalarla temas kurulması, bu 4000 yıllık tecrübeyi altüst etti. Çünkü küresel ticaret ve siyasetin yeni kalbi Atlantik olmuştur. 16. yüzyıldan itibaren Akdeniz ve Akdeniz tecrübesi üzerine kurulu sistemler, milletler arası siyaset ve ticarette eski önemini kaybetmiş, başarılı bir siyaset için artık yeni denklemlerin geliştirilmesi zorunlu hale gelmiştir.

Doğu Akdeniz, tarihteki en büyülü siyasi bölge olarak nitelenirse yanlış olmaz. 16. yüzyılda itibarını Atlantik’e kaptıran doğu Akdeniz, sanki Atlantik’ten intikam alırcasına 19. yüzyılda yeni bir gelişmeye sahne olmuştur. Sanayi Devrimiyle yeniden yapılandırılan Batı dünyasının, devrimin doğal enerji gereksinimi karşılamak üzere giderek artan bir hızla petrole bağımlı hale gelmesi ve dünyanın başka bölgelerindeki kaynakların sınırlı olmasına karşın doğu Akdeniz’de zengin petrol yataklarının bulunması ile Sanayi Devriminin ürünlerinin doğuya taşınmasında bu kapının yeniden önem kazanması, özellikle II. Dünya Savaşı sonunda dünyanın merkezini Atlantik’ten tekrar ve apaçık bir şekilde doğu Akdeniz’e çevirmiştir. Bu yeni gelişmenin eski dünyadan farkı, doğu Akdeniz’in sadece üç kıtanın kesiştiği yerde değil, artık Atlantik ve Pasifik’i de kuşatan küresel çerçevede tekrar merkezi konumuna iade edilmiş olmasıdır. Eğer bu noktada bir öngörüde bulunmak gerekirse, sınırları bu kadar genişlemiş bir doğu Akdeniz’i yöneten güç, küresel bir güç olmak zorundadır. 21. yüzyılda Türkiye, İsrail ve Mısır gibi doğu Akdeniz ülkelerini fazlasıyla önemli hale getiren de bu olmuştur. Hikâyenin başlangıcında ’kara altın’ (black gold) diye nitelenen, ancak daha sonra dünyanın merkezinin tekrar doğu Akdeniz’e taşınmasına yol açan petrol, bu ihanetinden dolayı Soğuk Savaş döneminin ortalarında Kuzey Atlantik Medeniyeti (KAM) tarafından ’fosil yakıt’ (fossil fuel) diye nitelenerek imalı bir şekilde lanetlenecektir.