13. İskender: Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar

Antik Mısır, daha sonra sırasıyla Hıristiyanların ve Müslümanların içerisinde harmanlanacağı üzere, Helen-Yahudi harman yerlerinden birisidir. Yunanistan, Mısırlı prenslerin yönetimi altında uzun yüzyıllar geçirmiş, ardından Pers istilasına maruz kalmış; böylece kısmen Mısırlılar, Yahudiler ve Perslerle melezleşmişti. Doğal olarak Helen düşünürlerin sık sık seyahat ederek beslendikleri entelektüel coğrafya Mısır’la başlar, Kalde’den İran’a kadar uzanır. Bu sebeple Bernal, Platon ve İsokrates’in “Yunanistan’ın gerçek Helenik kökenlerine ne kadar çok indilerse, Mısır’a o kadar yaklaşmış” olduklarını söyler. Haklı üstünlüklerinin yanı sıra Mısırlı bilgelerin gözünde hamlıkları ve ukalalıklarıyla ünlü Helenler, başka hiçbir millet için asla kullanmadıkları övgü ifadelerini zaman zaman Mısırlılar için sarf etmişlerdir. Batı’da ilk efsane yazarı Homeros ile ilk tarihçi Herodotus, insanoğlunun geri kalanından üstün bilgeler olan Mısırlıların her birinin hekim olduğunu ve onların dünyanın en zeki insanları olduklarını ifade ederlerken tereddüt göstermezler. Bazıları itiraf etmede zorluk yaşasa da Helen filozoflarının örnek aldıkları Mısırlı bilgelerdir. Nitekim Karl Marx’a (1818–1883) göre işbölümü, devletin biçimleniş ilkesi olarak alındığı sürece Platon’un Devlet’i, Mısır kast sisteminin Helenler tarafından idealleştirilmesinden başka bir şey değildir. Eski Ahit’te (Çıkış 2.10) ifade edildiği üzere Musa peygamber, küçükken Firavun’un kızı tarafından evlat edinilmiş ve sarayda yetiştirilmişti. Eski Ahit’in ifadeleriyle ’Musa Mısırlıların bütün bilgelikleri konusunda eğitildi’. Nitekim Musa peygamber sahip olduğu bilgeliğin enginliğinden o kadar emindir ki, yeryüzünde kendisinden daha bilge birisinin bulunup bulunmadığını Tanrı’ya sormuştur. Hikâyenin geri kalanı Kur’ân’da (18: 65-82) anlatılmaktadır.

Doğu-Batı çekişmesinde MÖ 6. yüzyılda Syrus’tan sonra MÖ 4. yüzyılda İskender ortaya çıkar. İskender’in doğu istilası, basitçe Pers istilasının rövanşını almak üzere, bir askeri operasyonlar zincirinden oluşmuyordu. İskender’in amacı, ele geçirdiği toprakları Helenleştirerek tekrar Pers etkisine girmesini ebediyyen engellemekti. İskender kendi adıyla anılan beş kent inşa ettirmiş, Helen kültürüne malolmuş mirası yok etmeye gücü yetmese de, işgal ettiği coğrafyada Pers izi taşıyan her şeyi ortadan kaldırmaya çalışmıştı. İskender’in kuzey Afrika’dan Afganistan’a kadar geniş doğu istilasından arta kalan kültürel etkiler, neredeyse tamamen Yahudiler sayesinde yaşatılmış ve yayılmış; ilkin Yahudi-Hıristiyan (Judao-Christian) kavramı, ardından İslam siyasi terminolojisiyle Ehl-i Kitâb diye bilinen Yahudi-Hıristiyan-İslam (Judao-Christiano-Islam) kavramının oluşumunda bu etkilerin önemli bir payı olmuştur. O günlerden bu güne uzanan İskender etkisinin üç önemli nedeni vardır: (a) İskender’in etkili askeri başarılarının insanların güce tapınma eğilimleriyle birleşmesi, (b) İskender’in Helenleştirme programını dinî araçlar yaratarak kullanması, (c) Yahudilerin İskender’den çok önce Helen kültürünün oluşumundaki etkileri. Perslerin elindeki Filistin İskender’in eline geçince, İskender bir Helenleştirme programı uyguladı. Orada yaşayan Yahudiler, dilleri unutturularak Helenleştirildiler. İskender’in programı, onun ölümünden sonra Filistin’i MÖ 301–198 arasında denetimlerine alan İskenderiyeli Batlamyuslar tarafından geliştirilerek sürdürüldü. Böylece Filistin Helen askerlerin, tüccarların ve düşünürlerin yerleştiği, yerleşik olmayanlarınsa uğrak yer haline getirdiği bir Helen yerleşim alanı haline geldi. Grekçe yazan tarihçiler ve filozoflar, Filistin’e barbar toprağı olarak değil sempatiyle baktılar. Öte yandan İskender’in özellikle Yahudilere yönelik Helenleştirme programının tek yönlü olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü İskender, Yahudiler tarafından öyle sıcak karşılandı ki onun Yahudilerin tanrısını kabul ettiği ve İsrail peygamberlerine sempati duyduğu söylentileri, Yahudi kültüründe efsaneleşti. Benzer bir efsanevi başarı öyküsü, Kur’ân’da Sasanilere karşı yenilen Bizanslıların Allah’ın yardımıyla mağlup edecekleri ayetinin Bizans’ta yarattığı İslam sempatisi ile topraklarını kaybetmesine rağmen gizli Müslüman olduğu söylentileriyle Müslümanlarda sempati toplayan Bizans imparatoru Heraclius’un başarılı pasif siyasetinde ve Hıristiyan dünyasına yaptığı katkılarla ölümsüzleşen Cengiz Han’da görülebilir.

Hun istilası, Avrupa açısından acı tecrübelerin yanı sıra, stratejik bakımdan gerçek bir ilham kaynağı olmuştur. Müslüman düşmanlarla karşılaştıktan kısa bir süre sonra, Avrupalılar arasında doğudan Hıristiyan bir müttefikin, bir kahramanın yardıma geleceğine dair söylentiler ve beklentiler vardı. Avrupa’daki bu inanç, elbette bir ayin duası olarak kalmamış, üzerinde çoktan çalışılmaya başlanmıştı. İslam’ın çeşitli sebeplerle doğuya sırtını dönmeye başladığı 7. yüzyıldan beri pek çok Moğol kabilesi Nesturi Hıristiyanlığını kabul etmişti. Temuçin zamanındaki yirmi kabileden dokuzu Hıristiyan’dı. Cengiz han zamanına varıncaya kadar, Hıristiyan prenseslerle evlenen Moğol hanları ve etrafındaki pek çok yetkili Hıristiyan’dı. Bu din ve akrabalık ilişkileri sonucunda bir Moğol-Frank ittifakı (Franco-Mongol alliance), Haçlı savaşları başladığında çoktan sağlanmıştı. Hıristiyanlar arasında yaygınlaşan bu kahraman beklentisi, 12. yüzyılda Presbyter Johannes’in kaleminden çıkan bir mektupla, doğudaki düşmanlarla savaşan ve Hıristiyanları tek çatı altında toplayan hayali bir Hıristiyan krallığı efsanesine dönüşmüştü. Efsanedeki kral David, II. Frederick’in Haçlı ordusuna birlikleriyle destek vererek İslam medeniyetini çökerten Cengiz Han’dan (1165-1227) başkası değildi. Bu efsane Avrupa’da 17. yüzyıla kadar yaşadı. Efsanenin sona ermesi, Avrupa’nın siyasi ve iktisadi kurtuluşunun, doğudan kaynaklanmakla birlikte efsanevi bir Hıristiyan krallığından gelmemesinin büyük bir payı vardır. Efsanenin sona eriş nedeni, aynı zamanda Avrupa’da dünyacılığın (secularism) gelişimini de açıklamaktadır. Moğollar Hıristiyanlarla dindaş, Moğol hanları Avrupalılarla akrabadırlar. Moğol hanları, İslam devletlerine karşı Hıristiyan Batıyı doğal müttefik olarak görmüşlerdir. 1258de İslam imparatorluğunu yıkan Moğol istilası, ermeni vakanüvis Kantzag’lı Kirakos’un belirttiği gibi 515 yıl boyunca bölgede kan döküp kötülük saçan Müslümanlara uygulanan bir Hıristiyan intikamıdır.

İskender lehindeki bu efsaneler, daha sonra gerek Hıristiyan gerekse Müslüman folkloruna aşılandı. Bir bakıma keramet niteliğindeki bu efsanelerde İskender’in tanrı ile insanlar arasında aracı olduğu inancı ile İskender’in göğe yükseldiği hikâyeleri, en etkili olanlardandır. Yahudilerin İskender’i İbrahim dinlerine (Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam) derin bir şekilde bağlamasına yol açan etkenlerden birisi, Taberî’nin zikrettiği ve onu izleyen Elmalılı Hamdi Yazır gibi İslam düşünürlerinin katıldığı üzere onun İbrahim peygamberin soyundan geldiği inancının yayılması olmuştur. Taberî’ye göre İskender’in Hz. İbrahim’e ulaşan soy ağacı şöyledir:

İbrahim Halil oğlu İshak oğlu el-İs oğlu el-Yafes oğlu Asfer oğlu Rufi oğlu Nufil oğlu Harnut oğlu Rumiye oğlu Sarhun oğlu Savbe oğlu Yafes oğlu Yunan oğlu Lıtı oğlu Rumi oğlu Miton oğlu Herds oğlu Herms oğlu Mesraim.

İslam kaynaklarında Kur’ân’daki ’zülkarneyn’ (çift boynuzlu) kelimesinin İskender’i ifade ettiği biçimindeki yorumların kaynağı ile Emevî ve Abbâsî halifelerinin İskender’in mirasına sıcak bakmalarının sebebi işte budur. Hiç şüphesiz Yahudi ve Hıristiyan folkloruna yerleşmiş bulunan İskender efsanelerinin İslam kültüründe resmiyet kazanmasında, Şu Destanı gibi çeşitli masal ve öyküler ile Arap müellifleri izleyen Kaşgarlı Mahmut gibi Türk düşünürlerinin de önemli bir rolü olmuştur.