15. Nizâmiye Medreselerinin Kuruluşu

Batı Horasan’da konuşlanmış bulunan Türkler, Emevîler döneminde Müslüman olmaya başlamışlar ve doğal becerileri olan askerlikteki marifetleriyle kısa sürece önemli konumlara gelmelerinin yanı sıra, bilimlerde de önce öğrencilik ardından doktrin önderliği yapmaya başlamışlardı. Türklerin İslam’ı Pers yorumuyla tanımaları, bazen isteyerek bazen de istemeyerek daima bu yorumun yol açtığı siyasi çerçeve içerisinde kalmalarına neden olmuştur. Emevîlerin Pers bölgesine baskıları sürdükçe direnme de artmış ve Şuûbiye hareketi halinde özellikle Arap olmayan Müslümanlar arasında yayılmıştır. Büyük ölçüde Şuûbiye hareketi tarafından gerçekleştirilen 747 Abbasi devrim komitesinin on iki necîb ile yetmiş nakîbten oluşan yöneticileri arasında doğal olarak Türkler de yer alıyordu. Abbasî Devletinin kuruluşunda ve gelişmesinde, Pers kökenli Bermekî ailesinin büyük payı olmuştur. Bermekîler Belh Nevbahar’daki eski bir Buda tapınağının rahibinden gelmekteydiler; Müslüman olup olmadıkları hakkında kaynaklardaki tartışmalar sonuçlanmamıştır. Abbâsî devriminde de görev alan aile üyesi Hâlid b. Bermek (92/710-165/781), ilk Abbâsî halifesi Ebû’l-Abbâs’ın özel kâtibi ve fiilen veziriydi. Yahyâ b. Hâlid ve oğlu Cafer b. Yahyâ, Abbâsî hilafetini tamamen denetimine geçirmişlerdi. Kaynaklar Abbâsî devletine en kudretli zamanlarını yaşatan Bermekîlerin, aynı zamanda bâtınî olduklarını, kimi filozofların inandığı görüşlere sahip olduklarını, Mecûsîliği yeniden dirilttiklerini, camilerde tütsü kullandıklarını belirtmişlerdir. Bermekîler kendi görüşlerini İslam içinde yaymak için özellikle kelam ve felsefeden yararlanmışlar, sekizi Mu’tezile okulundan geri kalanı İmâmiye Şiasından olmak üzere on dört düşünürü desteklemişlerdir. Ebû Bekr İbnu’l-’Arabî’nin belirttiğine göre bu kelamcılar, aşk hakkında da, İslam’ın genel gerçekleriyle çelişecek şekilde ilk konuşanlardır.

İslam devletinin sınırları içerisinde sadece Persler ve Türkler mevcut değildi, pek çok ırk ve kültürden oluşan İslam devletinin unsurları arasında, çoğunlukla baskı ve menfaat bağlarıyla da olsa Emevîler bir çeşit denge kurmuşlar; belki daha da önemlisi bütün Romalı yapısına rağmen, çağdaş Arap milliyetçiliğine de ilham kaynaklığı etmiş olan Arap milliyetçiliğinin ana örneğini yaratmışlardı. Devrimden yarım asır sonra Pers-Türk kökenli devlet adamlarının devletteki yetkinliğinin fazlasıyla artması, bu dengeleri altüst etti. Böylece Abbasi hanedanı yeterince güçlendiğine kanaat getirdikten sonra 9. yüzyıl başlarında devletin siyaset, bürokrasi, ilim gibi çeşitli kademelerinde yerleşmiş bulunan Pers-Türk kökenli Müslümanlara yönelik bir tasfiye hareketi gerçekleştirdi. Tasfiye hareketini meşrulaştıran müracaat, yukarıda sözü edilen doğu hadisine yapılan ve büyük ölçüde Emevî etkisi taşıyan yorumlardır. Böylece doğudan gelerek İslam’a yerleşen Persler ve özellikle İslam devletinin yönetimini fiilen ele geçiren Türkler, onların gelişiyle aynı dönemde başladığına inanılan büyük görüş ayrılıkları ve siyasi kargaşalar sonucu, kötülüğün simgesi ve kıyametin lanetli habercisi ilan edilmişlerdir. İşin ilginç tarafı, bu kargaşayı sonlandırmada büyük katkılarına rağmen Selçuklular ve Gazzâlî, sünnî ve Romalı Arap dünyasının resmî çerçevesinde asla makbul görülmemişlerdir.

Ancak tasfiye, beklenmedik bir zincirleme etki doğurdu; ilkin Tahirîler bağımsızlığını ilan edip Bağdat’tan koptu; ardından Abbasî toprakları üzerinde Sâmânîler, Şirvânîler, Saffârîler, Hamdânîler, Mervânîler, Mirdâsîler, Ukaylîler, Zengîler, Karahanlılar, Tolunoğulları, Ihşidîler, İdrisîler, Murâbıtlar, Muvahhidler gibi pek çok devlet ve beylik kuruldu. Arap tarihçileri bu dönemdeki karışıklıkların başlıca sorumlusu olarak özellikle Türkleri hedef gösterirken gerekçeleri budur. Ne var ki aynı tarihçiler, özellikle 10 ve 11. yüzyıllarda İslam bilim ve düşüncesinde büyük bir gelişme olduğunu da itiraf etmişler, ancak söz konusu gelişmede Türklere ve Perslere önemli pay ayırmamaya özen göstermişlerdir. Pek çok kaynağa göre bu gelişme, 830 yılında Bağdat’ta kurulan tercüme evi Beytu’l-Hikme’nin sonucudur. 9. yüzyıl başlarında gerçekleşen tasfiye hareketi, Abbâsî bilgi-siyasetini, bilginin doğudaki kapılarını kapatarak batıya yöneltmişti. Doğulu bilgeliklerin Bağdat’a tekrar akmaya başlaması, aslında tam da bu tasfiye hareketinden sonra bağımsızlaşan devletlerin doğulu bilgeliklerle Bağdat’ı, zorla da olsa yeniden ilişkiye geçirmesinden kaynaklanmıştır. Yani 9. yüzyıl başları, İslam dünyasının büyük siyasi ve fikrî karışıklık yaşadığı bir dönemdir; ancak özellikle 10. yüzyıldan itibaren bu ortam, İslam bilgi-siyasetinin Bağdat’ın öngörmediği bir istikamete yönelerek, umulmayan verimlerin doğmasına neden oldu. Helen mirası, aslında İslam biliminin gelişiminde daha fazla olumlu etkilerde bulunmuş Hint ve İran mirasıyla temasa geçtikten sonra, daha önceden asla sahip olmadığı bir güce kavuşmuş; Geç Antikçağ’ın İskenderiye ve Harran gibi okullarında sönmüş bulunan felsefenin yıldızı, Platon’un Akademia’sının görkemli günlerinde olduğu kadar parlamıştı. Adları Bağdat’ta duyulmakla birlikte Hârizmî, Fârâbî, Bîrûnî, İbn Sînâ, Gazzâlî, Nasruddîn Tûsî gibi pek çok düşünür Horasan’da yetişmişti. Doğu ile batının siyasi olarak ilişkiye girdiği bu ortamda, doğu ve batı kaynaklı bilgilerin bir arada değerlendirilebileceği ve yeni sentezlere imkân tanıyan Nizâmiye Medreselerinin kuruluşu için bundan daha iyi bir zamanlama olamazdı.

Abbâsîlerin parçalanmaya başlamasıyla birlikte İslam kültüründe pek çok yabancı görüş, gerek İslami kimlikle gerekse özgün kimlikleriyle akımlar halinde yayılmaya başlamıştı ve durum, basitçe Abbasîlerin siyasi otorite kaybı olmaktan tamamen çıkmıştı. Bu dönemde Selçuklu Türkleri, dağılan İslam dünyasını yeniden birleştirme görevini üstlendiler. Batıda Murâbıtlar, doğuda Abbâsîler ve Büyük Selçuklular olmak üzere İslam dünyasını temsil eden belli başlı güçler ile düşünürlerin hepsi de bu kargaşadan kurtulup birliği sağlama peşindeydi. Büyük Selçukluların hedeflediği siyasi birlik, doktrin birliği olmaksızın gerçekleştirilemezdi. Hatta denilebilir ki, Hz. Muhammed’in zamanı hariç, İslam tarihinde o zamana değin siyasi birlik, doktrin birliğini asla bu kadar gerektirmemişti. Bu misyonunun gerçekleştirilmesinde en büyük rolü hiç şüphesiz Büyük Selçuklu Devleti veziri Nizamülmülk oynamıştır. Sultan Melikşah’ın emriyle Nizamülmülk 456/1064te başlamak üzere Bağdat, Belh, Nisabur, Herat, Isfahan, Basra, Merv, Taberistan ve Musul’da tarihte kendi adıyla anılan medreseler inşa ettirdi ve bu okullarda zamanın en seçkin bilginlerini görevlendirdi. Her ne kadar Nizâmülmülk doğmadan önce Subuktekin tarafından Nisabur’da Beyhakiyye ve Sa’diyye medreseleri kurulmuşsa da Nizâmiye Medreseleri, gerek bilgi birikimini özgürce ele alması ve geliştirmesi, gerekse teşkilatlanma özellikleri bakımından modern üniversitenin abartısız tarihteki ilk örneğidir. Nizâmiye Medreselerinin müderris (profesör) kadroları, alanlarında uzman olan ve bazıları yedi lisan bilen, zamanın en seçkin araştırmacılarından oluşuyordu. Nizâmiye Medresesi profesörlerinden el-Cuveynî ve öğrencisi el-Gazzâlî gibi bazılarının projelendirmeye çalıştığı ve hem Büyük Selçuklu Devletinin hem Abbâsîlerin hem de Endülüslü Murâbıtların paylaştığı ortak ideal şuydu: Endülüs’ten Çin’e kadar farklı ırklar, kültürler, dinî ve felsefi görüşlere sahip kitleler, tek bir paydada nasıl buluşturabilir?