17. Sonuç

Modern dönemin başlangıcından bu yana bilim, doğabilimlerindeki anlayış doğrultusunda tanımlanmış; özellikle aklın genel disiplini haline gelen matematik ile doğanın genel bilimi anlamını kazanmış bulunan fizikteki gelişmeler doğrultusunda biçimlenmiştir. Bu dönemde, hem bilimi icra eden insanların dünya görüşünde, hem de bilimin kendisinde maddeci anlayış hâkim olmuş, daha sonra pozitifçilik biçiminde bütün beşerî bilimleri etkisi altına almış ve sömürgeci-emperyalist siyasetin hizmetine girmiştir. Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında, bilimin iki lokomotifi matematik ve fizikte çağertesi (postmodern) adını verebileceğimiz köklü bir anlayış değişikliği yaşanmıştır. Bu yeni bakışta, modern bilim anlayışının bilgide bulunmasını gerekli gördüğü kesinlik ve zorunluluk gibi temel özellikler, tam tersine ihtimaliyet ve zorunsuzluk haline dönüşmüş; bilhassa beşerî bilimlerde sömürgeci-emperyalist siyasetin etkisiyle ideolojik bir yorum kazanmış olan ilerlemeci tarih anlayışı çökmüştür. Bu köklü anlayış değişiminin doğabilimlerinde bile hazmedilmesi neredeyse yarım asır sürmüşken beşerî bilim dallarında bilim ve bilgi anlayışının bu yenilikler doğrultusunda güncellenmesi halen devam etmektedir.

Bu eskimiş bilim ve bilgi anlayışı, modern ilerlemeci tarih yorumunun uzun süredir tahrip ettiği kültür ve düşünce tarihiyle ilgili alanlarda en zararlı etkilerde bulunmuştur. Bu kültür alanlarından birisi olan İslam, özellikle emperyalizmin yükseldiği 1850–1950 arası dönemde Batı medeniyeti açısından arz ettiği siyasi-ekonomik tehditten dolayı, çağertesi bilim ve bilgi anlayışından en az nasip almış bir alan olarak kalmıştır. Bu durumun süregitmesinde, Türkiye ve Mısır gibi halkı Müslüman ülkelerde, çarpık bir Aydınlanmacılık üzerine kurulmuş Batılılaşmacı ideolojinin ürettiği hükümetlerin ve kurumların büyük payı olmuştur. Zira modernizm doğduktan yaklaşık üç asır sonra fark edilebilmişti; ancak Müslümanlar onu fark ettikten kısa bir süre sonra yeni bir tarihsel dönem olarak çağertesi başlamıştı. Böylece Batı dünyasının yeni bir çağa ayak uydurmaya, hatta onu belirlemeye çalıştığı yıllarda ülkemizde sürdürülen ve aslında geçerliliğini çoktan yitirmiş modernleşme anlayışı, bir bakıma geriye gitmemize neden olmuştur. Bu modernist insanların yönettiği kurumlardan birisi olarak üniversitelerde bilgi, 18. yüzyıla kilitlenip kalmış batılı bilginin son derece çarpık bir yorumu anlamına geldiği için, yeni anlayışı çalışma alanlarına yansıtabilmek, tahmin edilebileceğinden daha zor olmuştur. Batı’da önce bilim, ardından kültür konusunda köklü bir anlayış değişiminin yaşandığı ve İslam bilgeliğinin özgün bir Rönesans olarak yorumlandığı bu yıllarda, ülkemizde bu ’aydın’ insanların eliyle, bir çeşit irtica yaşatılmıştır. İslam tarihinin düşünce ürünlerini modern çekiçle ezmek, kurumlarında, toplumda ve medyada kişisel-mesleki saygınlık kazanmak isteyen insan tipinin genel özelliklerinden birisi halinde yaygınlaşmıştır. İslam düşünce ürünleri hakkında olumlu görünen tezler ileri sürmek ve aynı zamanda sosyal-mesleki kariyerini sürdürebilmek, neredeyse mümkün olmamıştır. İlköğretimden yükseköğretime kadar öğrencilere, tarihsel olarak mensubu oldukları ve bilim ile felsefeye yıkıcı etkilerde bulunduğuna inandırıldıkları İslam medeniyetinin bir hiç olduğunun anlatıldığı bu yıllarda, batılı araştırmacıların İslam düşünürlerinin bilim, teknik ve felsefedeki yaratıcılıklarıyla dolu İslam Rönesansı gibi bir kavramdan bahsetmeleri, bizi zerre kadar etkilememiştir. Sömürgeci zihniyetin hüküm sürdüğü eğitim kurumlarında ve medyada çocuklarımızın dimağı şu inançla kirletilmiştir: Bizlerin bilgi üretme kabiliyeti yoktur. Zira akılcılık, doğası gereği vahiy odaklı bilgeliğe karşı olan bir şeydir. Böylece İslam bilgeliğinde vahiy odaklı gelenekselci anlayışlara aykırı görünen her ne varsa akılcılığa, onun kaynağı sayılan ve seküler olduğuna inanılan Helen mirası ile onu İslam’a taşıyan düşünürlere dayandırılmıştır.

Bu insafsız yargı, örneğin kriptolojiye ilişkin ilk düşüncelerin de sahibi Halîl b. Ahmed’in 8. yüzyıl ortalarında Hint matematiğinden esinlenerek kombinasyon fikri üzerinde inşa ettiği Arapça kelimebilgisi (morphology) teorisini, benzerleri Avrupa’da ancak 17. yüzyılda çıkacak olan teorilerle karşılaştırmamıza elbette engel olmuştur. Aynı yargı, İslam kültürünün Helen dışındaki bilgi kanallarından faydalandığı ve nihayet onların hiçbirinde olmayan, örneğin Hârizmî’nin cebiri gibi özgün sentezler geliştirdiğini görmemize engel olmuştur. Yine söz konusu yargı, Descartes’ın 1620de keşfettiğini düşünmekle kendi kendine övündüğü analitik geometrinin temellerinden ilk defa bahseden ve üstelik meslekçe matematikçi olmayan Gazzâlî’nin Tehâfutu’l-felâsife’sindeki tespitleri gözden kaçırmamıza ve bu eserin din-felsefe ilişkisine adanmış polemik bir çalışma olduğuna inanmamıza neden olmuştur. Doğrudan yahut dolaylı bir şekilde Batı’ya müracaat eden düşünürler, İslam bilgeliğinin gerçek temsilcileri ilan edilirken, bütün bir modern bilim düşüncesinin ve medeniyetinin gelişmesine olağanüstü katkılarda bulunmuş pek çok İslam bilgesi pejoratif anlamda olmak üzere kelamcı, gramerci, imam, kadı gibi çok daha mütevazı sıfatlarla yetinmek zorunda bırakılmıştır.

Türk modernleşme ideolojisi düşünürlerin değil askerlerin, bürokratların ve diplomatların elinde şekillendirilmiş ve üniversitelere dayatılmıştı. Bu ideolojinin ana teziyse, genel anlamda dinden ziyade özellikle İslam’ın gelişmeye engel olduğu inancıydı. Çünkü İslam, kemikleşmiş ve durağan yapısıyla diğer dinlerden çok daha fazla olmak üzere gelişmenin en büyük engeliydi. Ancak söz konusu tez, hiçbir zaman gerçek anlamda tartışılmayıp bir dayatma konusu haline getirildiği için, İslam düşüncesi konusunda çalışanlar, ya –çoğunlukla görüldüğü üzere— savunmaya geçme gereği duymuşlar ya da bazılarının yaptığı gibi değiştiremeyeceklerine inandıkları bu rüzgârdan kişisel olarak faydalanma yolunu tutmuşlardır. Aslında yapılması gereken, Batı medeniyetinin maddi olarak gelişmiş ama ahlaken çürümüşlüğüne karşın Müslümanların gelişmemiş olmakla birlikte üstün ahlaklı oldukları tezini, toplumun ahlak gerçekliğiyle yüzleştiren Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında yaptığı gibi, bilim/ teknoloji ve İslam ilişkisini ideolojilerden uzak sağlıklı bir zeminde yüzleştirmekti; ama bu asla yapılmadı. Yapılmadı, çünkü iki bakımdan da yapılmak istenmedi. Birinci bakımdan İslam gelişmeye engel idiyse, bunu gerçekten araştırarak delillerle ortaya koymada hiçbir sakınca yoktu. Böylece bir ideoloji, ayakları yere basan sağlam bir zemine kavuşabilirdi. İkinci bakımdan böyle bir yüzleştirme, aslında İslam’ın gerek yapısı gerekse müktesebatı bakımından çekinmeksizin yapılabilirdi; sonuçta yapısı gereği gerçeklikten hiçbir şekilde korkmak durumunda olmayan İslam’ın savunulmaya ihtiyacı da yoktu. Batılılaşmacılar açısından İslam’ın hedefe konulması, onların hayat tarzları ve siyasi konumlarını sürdürmeleri bakımından hayati önem taşıyordu; devletin büyük güçlükler içerisinde olduğu bir siyasi bağlamda gerçek İslam’ı araştırmak yerine çarpık bir İslam algısının hedefte bırakılması, her şeyden çok, Osmanlı toplumundaki mevcut sınıf ve çıkar çatışmasını onların lehine çeviriyordu. Böylece belirli bir bürokrat ve düşünür sınıfını devletten tasfiye ederek onların yerini doldurmak da mümkün olacaktı. Gelenekselcilerse gelenekten aldıkları ve gerçek dünyayla uyuşmayan dogmatik İslam tasavvurlarının İslam gerçekliği karşısında sarsılmadan duramayacağını gayet iyi biliyorlardı. Aşk, onların bütün dünyevi acılarını ve gerçeği unutturacak kadar güçlüydü.

İslam, oturmuş gelenekler üzerinde kurulu klasik Afraspa dünyasını rahatsız edici pek çok özellikle birlikte Geç Antikçağ’ın sonunu belirleyerek doğmuştur. 1997 yılında yayımlanan Runnymede Islamaphobia raporunda belirtildiği üzere İslam, diğer kültürlerle ortak değerlere sahip olmayan ve dinden ziyade pejoratif anlamda ideoloji olan bir sistemdir. Bu değerlendirme, on beş asır boyunca oturmuş geleneklere sahip kültürlerin temellerine aykırı olarak köleliğe karşı olan, sömürüye isyan eden, kadını tam bir insan sayan İslam’ın devrimci yüzüyle karşılaştıklarında hissettiklerinin tercümesi olarak yorumlanabilir. İslam’ın devrimci yüzüyle karşılaşan, oturmuş geleneklerin uğratıldığı kayıpları ifade etmek için korku (phobia) kelimesi bile yetersizdir; bu yüzden bazıları “terör” kelimesini tercih etmişlerdir. İslam’la birlikte, her ne kadar ayakları yere sağlam basan bir ideal olmasa da, demokrasinin anlaşılması sonucu giderek daha fazla takdir ve ilgi toplayan ümmet kavramıyla, insan haklarına getirdiği yeniliklerle, sosyal adaleti esas alan evrensel iktisadi ilkeleriyle, daha da önemlisi yarattığı –araştırarak, deliller bularak, köhnemiş gelenekleri yıkarak, toplumdan bağımsız kararlar alabilen– yeni bireysel insan modeliyle aslında, hiçbir şeyin asla eskisi gibi olamayacağı bir dünya süreci de çoktan başlamıştır. Bu süreç içerisinde, İslam geleneğinde, doğu Akdeniz’deki eski devlet gelenekleri ile Hıristiyanlık ve Yahudiliğin etkileri sonucunda insanla, kadınla, toplumla, bilgiyle, iktisatla ilgili bazı olumsuz değişimler yaşanmıştır; ancak onun getirdiği bazı yenilikler başka kültürler tarafından içselleştirilerek evrensel hale getirilmiştir. Bu yüzdendir ki İslam’ın arkeolojisi, en çok Batılılar tarafından ele alınmaktadır; çünkü onlar İslam’ı ne kadar anlarlarsa kendilerini o kadar anlamış olacaklardır. İslam geleneğinde yaşanan değişim de bize, bir Batı arkeolojisi çalışması yapmayı zorunlu kılmıştır. Bu yüzden bir Batı’ya Yön Veren Metinler çalışması yapıldı.

Bu eserde ne olduğumuzu, klasik metinlerden yaptığımız seçmelerle panoramik bir şekilde betimlemeye çalıştık. Görülen şudur ki, Müslümanlar, emperyalist zihniyetin bize, bizim büyüklerimize ve onların da büyüklerine ezberlettiği gibi, kafatasının içi at pisliğiyle dolu değersiz insanlar sürüsü değildir. İster kendisine inanalım istersek inanmayalım, bizim kimliğimizi oluşturan İslam, tarihin akışını değiştirmiştir.