2. Allah’ın Arşa Oturması (İstivası): el-Maturîdî

Ebû Mansur el-Mâturîdî (ö. 333/944), isminden de anlaşıldığı üzere, Semerkand yakınlarında Maturid isimli kasabada doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber 238/862 yılı tahmini olarak belirtilmektedir. Mâturîdî, Sâmanoğullarının hâkim olduğu devrede, siyasî ve idari açıdan huzurlu bir ortamda, ancak fikrî açıdan sapık olarak adlandırılan çeşitli fırka ve düşüncelerin bulunduğu epeyce çalkantılı ortamda yetişmiştir. Bu sebeple Mâturîdî eserlerinde gayr-i Müslim ekoller ile Mutezile, Havariç ve Batıniyye gibi İslam mezheplerine karşı mücadele vermiştir. Kelam ilmini Nasr b. Yahya el-Belhî’den öğrenmiş, fakat aynı zamanda Ebû Hanife’nin eserlerinden de istifade etmiştir. Böylece Sünnîlik; bir taraftan Bağdat ve Basra çevresinde Eşarî vasıtasıyla; Horasan, Türkistan ve Maveraünnehir’de Mâturîdî ve takipçileri tarafından yayılmıştır.

Müşebbihe ve Kerramiyye dediler ki: Allah yüce bir yerleşme anlamında arş üzerindedir. Allah Teâlâ’nın şu sözüne binaen O, bir cisimdir, fakat cisimler gibi değildir: “Rahman arşa istivâ etti” (Kur’ân 20: 5). Biz deriz ki: Burada istivâ, istilâ (kaplamak, kuşatmak) anlamındadır. (Allah’ın) cisim olduğu iddialarını “Hiçbir şey ona benzemez” (Kur’ân 42: 11) ayetine dayanarak reddederiz. Buradaki teşbih edatı “k” zaittir. Yani “leyse mislehu (Onun benzeri yok)” demektir. (Bize karşı) “Eşya gibi şeydir” denilmiyor mu diye söylenirse, deriz ki: Şey’iyyet (şey olma) var olmaktan ibarettir; cisim böyle değildir. Bundan dolayı Mutezile’nin aksine, biz “ma’dum (bir) şey değildir” deriz. Peki ama Allah Teâlâ: “İki elimle yarattım” (Kur’ân 38:75) diyor, derlerse, yed (el), vecih (yüz), ayn (göz) ve kademin (ayak) te’vili kudrettir, deriz.

Mutezile ve Kaderiyye şöyle derler: Şüphesiz Allah Teâlâ her mekândadır. Çünkü ayette şöyle buyurmuştur: “Gökte de yerde de ilâh olan O’dur” (Kur’ân 43: 84). Deriz ki: Bundan maksat uluhiyetinin (her yere) nüfuzudur. Yoksa bu dediğiniz, onun yırtıcı hayvanların ve haşeratın içinde bulunması iddiasına kadar varır. Bizim bu konudaki görüşümüz şudur: Onun arş üzerinde olması, yüksek bir mekânda bulunması değil, azametinin yüceliğidir. Nitekim Ebû Hanife (ra) de şöyle demiştir: Biz Onu yükseklerde düşünürüz, aşağılarda değil. Hz. Peygamber (sa) de bir cariyeye: “Sen mümin misin?” diye sorduğunda: “Evet” dedi. Peki, deyince, cariye göğü işaret etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bunu azad et, bu mümindir” buyurdu.

İslam âlimleri Allah’a mekân nisbet etme konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısmı Allah’ın arş üzerinde istiva etmekle (mekân tutmak) nitelenebileceğini benimsemiştir. Onlara göre arş, melekler tarafından taşınıp ve yine onlarca etrafı kuşatılan tahttır. Bu grubun nakli delilleri şu ayetlerdir: “(Melekler onun (göğün) etrafındadır) o gün rabbinin arşını, bunların da üstünde (sekiz) melek üstlenir” (Kur’ân 69: 17). “Melekleri görürsün ki arşın etrafını kuşatmışlardır” (Kur’ân 39: 75). “Arşı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar…” (Kur’ân 40: 7). Söz konusu âlimler, Allah’ın arş üzerinde istiva edişine, “Rahman arşa istiva etmiştir” (Kur’ân 20: 5) (mealindeki) ayet-i kerime ile ve bir de insanların gerek dua sırasında gerekse umdukları ilahi lütufları dile getirme esnasında ellerini göğe doğru yükseltmeleriyle istidlal etmişlerdir. Onlar şöyle derler: Allah önceleri arşta bulunuyorken bilahare orada mekân tutmuştur, çünkü O, şöyle buyurmaktadır: “Sonra arşa istiva etti” (Kur’ân 7: 54).

Bazı âlimler: “O, her yerdedir” demekle ve ayetilerle istidlad etmektedir: “Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur” (Kur’ân 58: 7). “Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kur’ân 50: 16). “Biz ona sizden daha yakınız ama göremezsiniz” (Kur’ân 56: 85). “O gökte de tanrı, yerde de tanrı olandır” (Kur’ân 43: 84). Bu âlimler, Allah’ın, mekânlarından birinde olup diğerinde olmadığına hükmedilmesinin sınırlandırma gerektireceğine kanaat getirmişlerdir…

Bir kısım âlimler de Allah’ı herhangi bir mekânla ve ayrıca her mekânda bulunmakla nitelemeyi reddetmiştir, ancak “mekânları koruyan, onlara tasarruf eden” anlamında lisani mecaz yöntemi müstesnadır.

Bu söylenenlerin odak noktası şudur ki bütün nesnelerin aziz ve celil olan Allah’a ve O’nun nesnelere nisbeti kendisini yücelik ve yükseklikle niteleme manasında, yine O’na tazim ve aşkınlık izafe etme konumunda olur. Nitekim bu hususu “Göklerin ve yerin hükümranlığı O’na aittir” (Kur’ân 2:107; 25:2) mealindeki ayetle göklerin ve yerin rabbi (Kur’ân 13:13; 37:5), yaratmayı kendisine münhasır kılan ilah (Kur’ân 6:102; 7:54) olduğunu, bütün âlemlerin rabbi (Kur’ân 1:2) ve her şeyin fevkinde bulunduğunu (Kur’ân 6:18) bildiren ve daha başka ayetler ispat etmektedir…

Maturidî, Ebû Mansur 2002. Kitabu’t-Tevhid Tercümesi, terc. Bekir Topaloğlu, Ankara, s. 86–88.