2. Allah’ın Kendisini Bilmesi, Cisimlerin Mahiyeti ve İnsan Hakkında: Ma’mer b. ’Abbâd

Muammer b. ’Abbâd (ö. 215/830) muhtemelen Basra’daki Süleym kabilesine mensup olduğu için es-Sülemî olarak anılan Basra Mu’tezile ekolünün önemli isimlerinden biridir. Osman et-Tavîl gibi ileri gelen Mutezile âlimlerden ders alan Muammer’in yaptığı tartışmalar sonrasında pek çok muhalifi ortaya çıkmıştır. Ancak bunun yanında İbrahim es-Sindî, Ebû Ya’kub eş-Şahhâm, Ebû Abdullah es-Sîrâfî, Vehb ed-Dellâl ve Ebû Abdurrahman eş-Şâfiî gibi taraftarları ve Bişr b. Mu’temir, Hişâm b. Amr gibi öğrencileri dolayısıyla Mutezile nezdinde önemli bir konuma da sahip olduğu da kabul edilmektedir.

Muammer’in meânî teorisi, muhalifleri tarafından sıkça tenkid edilen görüşlerinden biridir. Onlar Muammer’in bu görüşünü şöyle anlamışlardır: Âlemde bulunan varlıklar/şeyler sonsuz nitelik ve özelliklere sahiptir ve bu sebeple birbirlerinden farklıdırlar. Bu özelliklere Muammer, mânâlar/meânî demektedir. Bu mânâlardan her biri başka mânâlar sebebiyle eşyada değişiklik meydana getirir ve değişik türler ortaya çıkar. İşte bu durumun Kelamcılar nezdinde kabul edilmeyen sonsuza kadar giden zincirleme etkileşim diyebileceğimiz teselsül fikrine götüreceği belirtilmiş ve Muammer tenkid edilmiştir.

Kendinden önceki Mutezile düşünürlerinin fikirlerini savunmayı adeta görev sayan Hayyât ise Muammer’in görüşünü şu şekilde açıklamaktadır: Cisimlerde esas olan sükûn halidir. İşte Muammer hareketsiz olan bir cismin ancak sonradan ona ârız olan bir mânâ sebebiyle hareket edebileceğini aksi takdirde cismin hareketsizlik hâlinin devam etmesi gerektiğini belirtmek istemiştir.

Muammer b. ’Abbâd’ın, özellikle Allah’ın kendisini bilmesi meselesi ve insan ile ilgili görüşleri sebebiyle dehrîlik, tabiatçılıkla ya da dinden çıkmakla suçlanmasına karşın Hayyât bu ithamların da İbnü’r-Râvendî’nin uydurmaları olduğunu, gerçekte Muammer’in görüşlerinin farklı anlaşılması gerektiğini belirtmektedir.

Allah’ın Kendisini Bilmesi ve Cisimlerin Mahiyeti Hakkında

Sonra Muammer’in adını zikrederek daha öncekiler için yaptığı gibi onun hakkında da yalan söylemiş ve şöyle demiştir: “Muammer’e gelince ben onun bazı arkadaşlarının ’kim Allah kendisini biliyor diye iddia ederse hata etmiştir. Çünkü Kendisi, başkası değildir. Oysa bilinenin bilenden ayrı olması gerekir’ dediklerini duydum. Muammer’e ’arkadaşlarınız böyle mi söylüyor?’ diye sorunca o da ’evet’ diye cevapladı.”

İşte bu sözler onun Muammer ve İbrahim es-Sindî, Ebû Abdullah esSîrâfî, Ebû Ya’kub eş-Şahhâm, Vehb ed-Dellâl ve Ebû Abdurrahman eş-Şâfiî gibi arkadaşları hakkında uydurdukları hikâyelerden ibarettir. Muammer’e göre insan sadece başkasını değil kendi nefsini de bilir. Durum böyle iken nasıl olur da onun “Allah’ın kendi özünü, zâtının dışında bir varlık olmadığı için, bilmesi imkânsızdır” şeklinde bir şey söylemesi mümkün olur!

Yine Muammer’in şöyle dediğini iddia etmiştir: “Göklerin ve yerlerin ve bunların aralarındakilerin renkleri, her rengi, tadı kokusu, sıcaklığı, soğukluğu olan varlığın bu özellikleri Allah’tan başkasının bir fiilidir. Bu fiiller diri olan, güç yetiren ve mümeyyiz olan bir varlıktan sâdır olamaz. Bunları ancak âlim ve kâdir olmayan cansızlar yapmış olabilir!”

Bil ki Muammer’in söylemek istediği aslında şudur: Cisimlerin heyetleri/ formları onların tabiî özellikleri olmaları bakımından cisimlerin fiilleri sayılır. Ancak bu, onların form kazandırma özelliğini Allah onların tabiatına yerleştirmiştir anlamındadır. Yine o Allah’ın göklerin ve yerin ve her renkli varlığın rengini onlara renklenme özelliğini bahşederek verdiğini söylemiştir.

Tevellüd ve Mânâlar Hakkında

Muammer hakkında onun şöyle söylediğini iddia etti: Âlemdeki her bir işle beraber milyonlarca, hatta sınırsız sayıda iş aynı anda olmaktadır. Ne Allah’ın, ne de bir başkasının aynı anda böyle bir fiile, ya da yüz fiile güç yetirmesi mümkündür. Zira böyle bir fiil işlediğinde beraberinde sınırsız fiili de yapması gerekecektir. Aslında bu iddia sahibinin, Nazzâm’a karşı çıkarken söylediği “Allah aynı anda sayısız cisim yaratır” görüşüyle aynı anlamdadır. Sonra şöyle demiştir: Mutezile’nin bu iki görüşle hedeflediği ta’tîl (kâinâtın aşkın bir varlık tarafından yaratılmadığı; Allah’ın sıfatlarından soyutlanmış olduğu fikri)dir. Bil ki iddia sahibi Muammer’in “mânâlar” görüşünü anlatıp eleştirmektedir. Bu görüşün açıklaması ise aslında şu şekildedir: Birbirine bağlı iki sâkin/hareketsiz cisimden biri diğeri olmaksızın hareket ettiğinde, ona sirayet eden ve diğerinin değil de yalnız onun hareket etmesine yol açan bir mânâ/nitelik mutlaka olmalıdır. Aksi takdirde hareket etmeye diğerinden daha uygun olmazdı… Onun İbrahim en-Nazzâm hakkında dile getirdiği “aynı anda sayısız cisim oluşur” iddiası da doğru değildir. Çünkü Nazzâm’a göre cisimlerin tamamı belli bir alan ve uzunluğa sahip sınırlı sonlu varlıklardır. Nazzâm ancak aklen bölünemeyen bir parçayı ve bunun yarıya bölünememesini imkânsız görmüştür.

Hastalıklar, Hayat ve Ölüm Hakkında

Yine Muammer hakkında, onun şöyle söylediğini iddia etti: Hastalık ve sakatlıklar, bitkilere isabet eden bozulmalar Allah’tan başkasının fiilidir. Bil ki Muammer şunu savunuyordu: hastalanan ve sakatlanan kişiyi Allah bu hale getirmiştir; kimse kendi hastalandıramaz ve sakatlayamaz. Yine o bitkilere gelen afet ve sıkıntıların da fâilinin Allah olduğuna inanıyordu. Ancak ona göre bitkilere ve ekinlere insanların zulüm maksadıyla verdiği zarardan Allah berîdir. Bunları işleyen zâlim insanlardır.

Ölüm ve hayat hakkında ise şunları söylemiştir: Mutezile ölüm ve hayat hakkında ihtilafa düşmüş, bir kısmı “…ölümü ve hayatı yarattı” (Kur’ân 68: 2) âyetinin genel hükmü gereğince Allah’a izafe ederken bazıları Allah’tan başkasına, yani diriye ya da ölüye nispet etmişlerdir. Doğrusu ben onun “ölüm ve hayat hakkında ihtilafa düşmüşlerdir” iddiasından hayrete düştüm. Nasıl olur da (Muammer) “Allah’ın hayatı ve ölümü yaratmadığı fikrine karşı çıkmamış olabilir!”… Muammer’in görüşü Allah’ın ölümü ve hayatı yarattığı şeklindedir. Allah Teâl⠓…ölümü ve hayatı yarattı” (Kur’ân 68: 2) buyururken ve her ikisini de yarattığına dair açık bir metin bulunurken nasıl olur da bundan başka bir görüşü dile getirmek mümkün olabilir?!

el-Hayyât, Ebü’l-Hüseyin 1957. el-İntisâr ve’r-red ala İbni’r-Ravendi el-mülhid; tahk. Albert Nasri Nader, Beyrut, s, 46–47. 
Çeviren: Mehmet İlhan