2. Büyük Günah: Vâsıl b.’Atâ - ’Amr b.’Ubeyd

Vâsıl b.’Atâ (ö. 131-748) 80/699 tarihinde Medine’de doğmuş azadlı bir köledir. Hz. Ali’nin torunu Muhammed b. el-Hanefiyye’den ilim tahsil etti. Sonra Basra’da Hasan Basri’nin ilim halkasına katılmıştır. Burada Cehm b. Safvan ve ’Amr b. ’Ubeyd ile (ö. 144/761) tanışmış, nihayet ’Amr’ın kız kardeşi ile evlenmiştir. Vasıl, devrinin felsefi akım ve kelami problemlerine vakıf cedelci kişiliğiyle meşhurdur. Bütün bunların yanında o, “ne bir dinara, ne de bir dirheme dokunmamış” bir zahid olarak medhedilmiştir. ’Amr b. ’Ubeyd için de aynı tasvirler yapılmıştır. Öyle mazlum bir görünüşü vardı ki, onu görenler “anne babasını yeni toprağa vermiş” zannederlerdi. Bu kişilerde dikkati ilk çeken husus, dinin ahlaki hayata verdikleri değerdi. ’Amr’ın, Hasan Basri’nin tefsir ravisi olduğu nakledilir.

Mu’tezile adının nereden kaynaklandığı ile ilgili olarak bu iki isim gündeme gelir. Vasıl’ın, Hasan Basri’nin meclisinden ayrılma sebebiyle ilgili benzer bir olay, Katade ve ’Amr ile ilişkili olarak anlatılmaktadır. Ayrıca daha eskilere de dayandırılmaktadır. Nitekim Kadı Abdulcebbar; büyük günah işleyenle ilgili olarak Havariç, Mürcie ve Hasan Basri’nin görüşlerini zikrettikten sonra, ’Amr b. ’Ubeyd’in hocasının düşüncesinde olduğunu, daha sonra kendisiyle yaptığı münazara sonucu ayrılıp Vasıl’ın mezhebine döndüğünü anlatır. İşte “ehl-i adl”in Mu’tezileye dönüşmesinin aslı budur.

Vasıl ile ’Amr’a göre Allah adildir; zira önce insanların fiillerini takdir ederek cezalandırmaz. İlahi adalet bunu gerektirir. Allah, insanlara seçme hürriyeti vermiştir. ’Amr’a göre, Ebû Leheb gibi kişilerin günahlarına işaret eden ayetler, Levh-i Mahfuz’da yazılı ise, bunlar günahları sebebiyle suçlanmamalıdır.

“Büyük günah işleyen ne mü’min, ne kâfir ve ne de münâfıktır; ancak fâsık olabilir.” Günah işleyen bir Müslüman, tam anlamıyla iman kavramına layık değildir; diğer taraftan kâfir de sayılamaz. O ancak, Kur’âni ifade ile fasık olabilir ve (tevbe etmediği takdirde) cehennemliktir. Müslümanlar arasında ortaya çıkan iç savaşta fasıklar/günahkârlar, bu hareketleriyle Müslümanlar arasındaki birliği zedelemişlerdir. Burada, Vasıl’a göre taraflardan biri hatalıdır. Amr’a göre her iki taraf da hatalı idi.

Hayyât, Aşağıdaki parçada, İbn Râvendi’nin, ’el-Menziletu beyne’l-menzileteyn’ (iki yer arasındaki yer) sözünden dolayı Vasıl’ın şahsında Mutezile’ye reddiyesi ve ona verilen cevabı aktarır:

Kitap Sahibi (İbn Ravendi) şöyle der: Mutezile, “el-Menzileti beyne’l-menzileteyn” sözlerinden dolayı bütünüyle icmadan ayrıldı. Bu şöyle olmuştur:

Onların zuhurundan evvel ümmet arasında, ikrar eden günahkârların ne mümin, ne kâfir ve ne de münafık oldukları iddiasıyla böyle fasit söz söyleyen çıkmadı. Halbuki insanlar arasında üç temel görüş vardı: Birincisi Haricilerin tekfir ile ilgili görüşü. İkincisi Mürcie’nin gürüşü. Üçüncüsü Hasan (Basri)’ın nifak görüşü. Nihayet Vâsıl geldi ve kendisinden evvel, bu üç görüşün dışına çıkmayan hak üzere bir icma vardı. O, bu görüşlerin dışına çıkarak ehl-i salât (namaz kılan) günahkârların mümin, kâfir ve münâfık olmadıkları iddiasında bulundu... Mutezile böylece bütünüyle dinin temel konusunda icmadan ayrılmış oldu.

Kendisine şöyle denir: Vasıl b. Ata, ümmetin söylemediği bir sözü ortaya atmadı ki, icmadan çıkmış olsun. Fakat o, ümmeti, büyük günah işleyeni fısk ve fücür ile isimlendirmede müttefik; verdikleri isimlerle bunun dışında ihtilaf eder buldu. Böylece o, onların icma ettiği şeyi aldı; ihtilaf ettikleri şeyi ise terk etti. Bunun açıklaması şöyledir:

Hariciler, Hasan’ın taraftarları ve Mürcie, hepsi, kebire sahibinin fasık ve facir olduğu konusunda icma ettiler. Sonra ihtilafa düşerek tek başına Hariciler: O, fıskı ve fücuru ile kâfirdir; Mürcie: O, fıskı ve fücuru ile mümindir; Hasan ve kendisine tabi olanlar: O, fıskı ve fücuru ile münafıktır, dediler. Bu durumda Vasıl onlara şöyle dedi: Siz böylece büyük günah işleyeni fısk ve fücurla isimlendirmede icma ettiniz. Bu da icmaınızla kebire sahibi hakkında doğru bir isim oldu. Kur’ân da, kâzif ayetinde ve diğer ayetlerde bunu böyle zikretti. Öyle ise onu böyle isimlendirmek zorunlu oldu. Sizden her biriniz bu isimlendirmede tek kaldığına göre iddia ancak Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünnetinden bir delil ile kabul edilebilir.

Sonra Vasıl Haricilere şöyle der: Kur’ân’da ittifakla naslarla belirlenmiş kâfirlerle ilgili hükümlerin hepsi kebire sahibi hakkında söz konusu olmadığını gördüm. Böylece hükmün zevali ile kendisinden küfür isminin zevali gerekir. Çünkü isim fiile tabi olduğu gibi, hüküm de isme tabidir. Kur’ân’da ittifakla nasslarla belirlenmiş küfürle ilgili hükümler iki kısımdır: Allah şöyle buyurdu: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan ve Allah ve rasulünün haram saydığını haram kabul etmeyenler ve hak dini din edinmeyenlerle, boyun eğerek kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın” (Kur’ân 9: 29). İşte Allah’ın Ehl-i Kitap hakkındaki hükmü budur ve bu kebire sahibi hakkında zaildir. Ve yine ayette: “İnkâr edenlerle karşılaştığınızda onların boyunlarını vurun. Öyle ki onları vurup sindirdiğinizde bağlarını sıkıca bağlayın. Sonra onları ya bırakır ya da fidye karşılığı salarsınız” (Kur’ân 47: 4).

İşte bu da Allah’ın, Ehl-i Kitap dışında, Arap müşrikleri ve her kâfir hakkındaki hükmüdür. Ayrıca sünnet, bu konuda ayetlere uygun olarak küfür ehlinin varis olamayacağı ve ehl-i kıblenin kabristanına gömülemeyecekleri ile ilgili hükümle geldi. Bu da sahib-i kebire hakkında uygulanmaz. Allah’ın münafık hakkındaki hükmü, nifakını gizler de ilan etmezse zahirde İslam olmasıdır; o böylece bize göre Müslümandır; Müslümanların lehinde ve aleyhinde olan onun için de geçerlidir. Küfrünü izhar ederse, tevbeye davet edilir; tevbe ederse ne âlâ, yoksa katledilir. Bu hüküm kebire sahibi hakkında söz konusu değildir. Allah’ın mümin hakkındaki hükmü, velâyet, muhabbet ve cennetle müjdelemedir. Allah (cc) şöyle buyurdu: “Allah inananların velisidir” (Kur’ân 2: 257;) “Allah müminlerin velisidir” (Kur’ân 3: 68); “Müminleri Allah’tan kendilerine büyük bir fadl ile müjdele” (Kur’ân 33: 47); “Allah kadın-erkek müminlere altından nehirler akan cennetler va’detti” (Kur’ân 9: 72); “Allah’ın, peygamberi ve kendisiyle beraber inananları utandırmayacağı günde…” (Kur’ân 66: 8).

Allah’ın kitabında kebire sahibi hakkındaki hükmü, ona lânet etmesi ve kendisinden uzak olmasıdır; onun için büyük bir azap hazırlamıştır. O şöyle buyurdu: “İyi bilin ki Allah’ın lâneti zalimlerin üzerinedir” (Kur’ân 11: 18); “Facirler yakıcı azap içindedir” (Kur’ân 82: 14) ve Kur’ân’dan benzeri ayetler.

Böylece kebire sahibinin, Allah’ın kitabında, mümin hükümlerinin zevali sebebiyle mümin; kâfirlerle ilgili hükümlerin zevaliyle kâfir; peygamberin (sav) sünnetinde münâfıklarla ilgili hükümlerin zevaliyle münâfık olmayacağı ortaya çıkar. Sonuç olarak, Allah’ın, kitabında ve ümmetin icmaıyla, kebire sahibinin böyle isimlendirilmesi sebebiyle fasık-facir olması gerekir. İmdi Vâsıl b. ’Atâ (r.) ve Mutezile nasıl olur da el-menzile beyne’l-menzileteyn sözü ile icmadan çıkmış olabilir? Ve el-menzile beyne’l-menzileteyn sözünden doğrulukta daha açık ve mana bakımından daha sahih bir söz olabilir mi? Şayet dinde zaruri olarak doğruluğu bilinen bir şey varsa o da zaruri olarak el-menzile beyne’l-menzileteyn sözüdür.

el-Hayyât 1957. Kitabu’l-İntisâr, terc., A. N. Nader, Beyrut, s. 118-119. 
Çeviren: Osman Karadeniz