2. Hidâyet-Dalâlet: Hasan el-Basrî

Kur’ân-ı Kerim’in pek çok yerinde, ilk bakışta Allah’ın, insanlara hidayet ettiği gibi onları saptırdığı şeklinde ifadeler yer almaktadır. Dikkatlice bakılmadığı ve bağlamından koparıldığı zaman bu ifadeler yanlış anlaşılabilmektedir. Hasan Basrî, kader tartışmaları etrafında cereyan eden hidayet-dalalet meselesinde yine Müslümanlar arasındaki yaygın kanaate karşı çıkmış ve ayetlerde ifade edilen zahiri anlamın yanlış anlaşıldığını anlatmaktan çekinmemiştir. Bu bağlamda Abdulmelik’e yazdığı risalede bu hususa da açıkça vurgu yapmıştır.

“İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etmeleri için yarattım. Onlardan ne bir rızık, ne de beni beslemelerini istiyorum” (Kur’ân 51:56-7) âyetinde Allah, kendilerini ibadet için yarattığı kullarını ibadetle emretmiştir. Allah onları bir iş için yaratıp sonra işle onlar arasına girmemiştir. Zira Allah, kullarına karşı zâlim değildir.

Ey Mü’minlerin Emiri! Dikkatli ol, sakın Allah’ın nehyettiği şeyi kullarına takdir etttiğini, kulları ile emrettiği şeyin arasına girdiğini, kulları arasında kazâ ettiğinin aksine davet eden peygamberler gönderdiğini, sonra da (doğru) yola gitmelerine müsaade etmediği halde, emirlerine uymayan kullarına ebediyen azâb edeceğini söyleme; zira Allah zâlimlerin itirazlarından beri ve yücedir.

Bu câhiller kime itiraz ettiklerinin farkındalar mı? Onlar: “İmân ediniz, hakkınızda hayırlı olur” (Kur’ân 4: 169) diyen Allah Teâlâ’ya itiraz ediyorlar.

Câhiller: Onlar îmân edemezler (derler).

Allah Teâlâ: “Allah’a davet edene (peygambere) icabet ediniz…” (Kur’ân 46: 31) diyor.

Câhiller: Allah onlarla icabet arasına girmiştir, (derler)

Halbuki Allah, “Gönderdiğimiz her peygamberi ona Allah’ın izniyle itaat olunsun diye göndeririz” (Kur’ân 4: 63) buyurmaktadır. O halde Allah, itaat edilmesi için bir peygamber gönderip sonra onunla halkı ve tâatı arasına girmek istemez. Bu, Allah’ın sıfat, adalet ve hikmetinden ne kadar uzaktır!

Allah, herkesi kendi ameline göre mükâfatlandırmak için –peygamberinin zorlayıcı bir tavır almamasını ve kendisine icabet edilmediğinden dolayı da üzülmemesini (Kur’ân 18: 6) hatırlatmakla– onların bu şekilde hareket etmelerini irâde ederek buyuruyor ki: “Allah dileseydi, hepsini hidâyet üzere toplardı, öyleyse sakın câhillerden olma!” (Kur’ân 6: 35), “Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi îmân ederdi. Hal böyle iken, insanları mü’min olsunlar diye zorlayacak mısın?” (Kur’ân 10: 99).

“Allah dilediğini saptırır, istediğini de doğru yola götürür” (Kur’ân 13: 27) âyetini, siyak ve sibakına bakmadan ve orada ifade edilen mânayı düşünmeden dalâlete düşenler, “Vaktaki onlar döndüler, Allah da onların kalplerini döndürdü” (Kur’ân 61: 45). “... Zâlimleri sapıklıkta bırakır” (Kur’ân 14: 27) âyetleri üzerinde düşünselerdi sapıtmazlardı…

“Yeryüzünde ve kendi öz canınızda uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki yaratılmadan evvel kitapta bulunmasın” (Kur’ân 57: 22) âyetini kendi görüşleriyle küfür ve îmân, tâat ve masiyetle (günah) te’vil ettiklerini, halbuki hakikatin böyle olmadığına âyetin devamıyla dikkat çekilmiştir: Bu musibetler, ancak mallarda, nefislerde ve yapılan işlerin neticelerindedir... Bu dünyanın metâıyla, şımarık kimselerin yaptıkları gibi sevinmememiz ve ele geçiremediğimiz şeylere müteessir olmamamız için bizi zenginlik ve fakirliğe, zorluk ve kolaylığa mübtelâ kılmıştır. Sonra bize, sabredenleri açıklayarak diyor ki: “Fakat sen sabredenlere müjdele, onlar ki bir musibete uğradıkları zaman: ’Biz Allah’ınız ve Allah’a döneceğiz’ derler..” Eğer bu, îmân ve küfürde olmuş olsaydı, Allah, “Tâki elinizden çıkana tasalanmayınız ve Allah’ın size verdiği ile sevinip şımarmayınız...” (Kur’ân 57: 23) buyurmaz, bilâkis “Tâ ki îmânınızı kaybettiğinize tasalanmayınız ve (Allah’ın) size ondan verdiği ile sevinip şımarmayınız” derdi.

Hasan el-Basrî 1933. er-Risale, neşr. Hellmut Ritter, Der İslam, Berlin - Leipzig, XXI, s. 68–77, s. 67-68,72-76,80-81. 
Çeviren: Osman Karadeniz