2. Işığın Niteliği Üzerine: Kemâlüddîn el-Fârisî

Makale, Kemâlüddîn Ebû el-Hasan Muhammed İbn el-Hasan el-Fârisî’nin, İbn el-Heysem’in Kitâb el-Menâzır adlı optik kitabına yazdığı Tenkih el-Menâzır adlı hacimli şerhin bir bölümüdür. Kemâlüddîn el-Fârisî bu kitabını hocası Kutbeddîn Şîrâzî’nin denetiminde Kitâb el-Menâzır’ı da içerecek şekilde hazırlamış, aynı zamanda pek çok özgün risale de eklemiştir. İbn el-Heysem’den yaptığı alıntıları Kemâlüddîn el-Fârisî “dedi”, kendi yorumunu “diyorum” ve hocasıyla ortak değerlendirmelerini ise “diyoruz” sözcükleriyle belirtmiştir. Eklediği risaleler içerisinde dikkat çekenleri gökkuşağının oluşumunu doğru olarak açıkladığı Yakan Küreler Üzerine ve Işığın Niteliği Üzerine’dir. Tenkih el-Menâzır, 1928 yılında Haydarabad’da iki cilt olarak basılmıştır. Toplam 1022 sayfadır.

Dedi (Allah rahmet eylesin): Işığın mahiyeti (öz niteliği) hakkındaki açıklamalar doğa bilimleri, yayılımının niteliğiyle ilgili açıklamalar ise, ışıkların kaynaklarından çizgiler boyunca uzaması dolayısıyla, matematik bilimlerini gerektirir. Benzer şekilde ışının mahiyetiyle ilgili tartışma doğa, ışının şekli ve heyetiyle ilgili tartışma ise matematik bilimine ilişkindir. Aynı durum ışığın içerisine nüfuz ettiği saydam için de geçerlidir. Böyle bir durumla ilgili tartışma ise doğa ve matematik bilimlerinden mürekkeptir.

Diyoruz: Doğal cisimde bulunan her mana, bu cismin mahiyetinin kendisiyle kaim olduğu manalardandır. Bu nedenle ona cevher suret denir. Çünkü bu cismin cevheri ancak onda var olan manaların tümünden kaim olur ve onun cevheri değişmediği sürece farklılaşmaz.

1. Kendinden ışıklı her cisimde çıkan ışık bu manada cevher surettir. Kendisinden başka bir cismin ışığının üzerine düştüğü parlak opak cisimlerden açığa çıkan ışık ise ilineksel surettir. Bu araştırmacı filozofların görüşüdür. Tâlîm sahiplerine gelince, bunlar kendinden ışıklı (mudî) cisimden çıkan ışığın, o cismin oluşturduğu ateş ısısı olduğu görüşündedirler. Çünkü bunlara göre, Güneş ışığı eğer çukur bir aynada yansıtılıp, tek bir noktada yoğunlaştırılırsa ve o noktada yanıcı bir cisim bulunursa, o cisim yanar. Eğer ışık hava ya da diğer bir cisim üzerine düşer ve bir süre öylece bırakılırsa, o cisim ısınır. Işıkların tümü tek bir türdür. Farklılıkları yeğinlik ve zayıflıkları bakımından olur. Kuvvetli olduğunda yakar, zayıf olduğunda ise yakmaz. Benzer bir durum ateş ısısında da söz konusudur.

2. Kendinden ışıklı cisimlerde bu ısı duyuyla algılanır. Yıldız ve ateş gibi iki tür cismin ışığı çevrelerinde bulunan cisimlerin üzerine düştüğünde, bunların ışığının üzerine düştüğü cisimler açığa çıkarlar ve orada ışığı kabul etme kuvveti meydana getirirler.

3. Işıklar saydam olanlara nüfuz ederler, opak olanlara ise edemezler. Cisimlerde ışığa yol açan mana saydam cisimdeki ışığa aittir. Öyle ki, bu manada saydamlığın mahiyeti kaim olur. Saydamlık saydamda bulunan cevher surettir.

4. Saydam cisimleri saydamlıkları, daha sonra açıklayacağım üzere, ışığı almaları ve taşımaları bakımından farklıdırlar.

5. Işığın çevredeki saydam bir cisme nüfuz etmesi hususuna gelince. Daha önce kanıtlandığı üzere, ışıklı bir cisimdeki her bir noktadan düz çizgiler boyunca uzayan ışık son buluncaya kadar küresel olarak uzar. Diyorum: Kanıtlandığı gibi, ışıklı cismin yakın kısmındaki uzama kuvvetli ışık, uzak kısmındaki uzama ise ilkinden daha zayıf ışık meydana getirir. Aynı şekilde tedrici olarak zayıflar ve sonunda kesiflik oluşur. Bizim söylediğimiz mana, böyle bir mekândaki kısım opaksa, üzerinde açığa çıkan renk belirgin olur.

6. Dedi: Halkın (cumhur) saydam adını verdiği cisimler iki kısma ayrılırlar. Bunlardan birinci grup ışığın bütünüyle nüfuz edebildiği hava, su, cam ve billur gibi cisimlerdir. İkinci grup ise ışığın ancak kısmen nüfuz edebildiği ince kumaş vb. gibi opak nesnelerdir. Işık bunların ipliklerinin arasındaki gözeneklerden nüfuz eder ancak, ipliğin kendisinden geçemez. İnce kumaşın ipliklerinin de ince olmasına rağmen, göz kumaşın ipliklerindeki gözeneklerden giren dış ışığı ayırt edemez. Birinci grup gerçek saydamdır ve ikincisi ise birincisine benzerdir. Işık saydam cisimlerin kısımlarının tümünde sabittir. Yani eğer bahsettiğimiz gibi opak olursa, o zaman onun üzerine ışık düştüğünde açığa çıkar. Yukarıda belirtildiği üzere cisimlerin tümünde ışığı kabul etme kuvveti, saydam cisimlerde ise ışığı geçirme kuvveti vardır. Yani üzerine düşen ışığın bütünüyle düzgün doğrusal çizgilerde nüfuz etmesine engel olmaz.

7. Saydam cisimlere doğrusal çizgilerde nüfuz eden ışığa ışın denir. Doğrusal çizgiler düşünseldir, duyusal değil. Işın ışıkla birlikte uzar. Işın doğrusal çizgilerde uzayan cevher surettir. Diyorum: Onun sözü cevher görüşü hakkındadır.

8. Dedi: Matematikçiler göz ışınını Güneş ve ateş ışınına benzer bir ışın olarak düşündüler. Çünkü daha önce iki öncü bilim adamı gözün, gözden nesneye doğru ışın yaydığını ve görme kuvveti denilen ışık türünden bir ışık kuvveti çıktığını düşünüyorlardı. Bu kuvvet göz merkezi olan kaynaktan doğrusal çizgilerde uzar. Görme de göze ulaşan suret ile olur. Yani kendisiyle algılanan ışın ki nesneden doğrusal çizgilerde uzayan ışık ki doğrusal çizgilerde üzerine ulaşan ışıklar yönünde göz merkezine ulaşır. Çünkü bu görüşe bağlanan bir kimseye göre göz bu ışıklarla oluşan duyumlara bağlıdır; fakat bu düşünsel çizgiler üzerinde uzayan ışık, bu çizgilerle birlikte ışın diye adlandırılır. Tâlimcilerin tümünde göz ışını bu çizgilerde uzayan ışıktır ve ışık göz, ateş ve yıldız ışığıdır.

9. Sonra diyoruz ki, saydam cisimler göksel ve göksel olmayan diye iki kısma ayrılırlar. Göksel olanlar tek bir türdür. Çünkü bunlar tek bir cevherdir. Göksel olmayanlar ise üç kısımdır. Birincisi hava, ikincisi su, yumurta beyazı gibi saydam sıvılar, saydam göz tabakaları, üçüncüsü cam ve billur gibi saydam taşlardır. Bunlar saydam cisim türleridir.

10. Bu saydam nesne türlerinin, göksel olanları hariç, her biri de çeşitlidir. Bir saydam türü olan hava, eğer duman, sis veya toz parçalarıyla karışmış ise kesif (galiz), duvarlar arasında ve atmosferin üst kısmında bulunan hava ise ince (latif) niteliklidir. Bir saydam türü olan su ve rutubet içinde aynısı söz konusudur. Yani su buhar gibi ince olabileceği gibi boya türünden bir şeyle karışmış akarsu gibi kesif de olabilir. Saydam rutubetlilerde ve taşlarda durum daha belirgindir.

11. Gökküresinin altındaki saydam cisimlerde belirli bir oranda yoğunluk vardır. Çünkü eğer onlardan her birinin üzerine Güneş ışığı düşerse, orada ikinci bir ışık daha çıkar. Ancak eğer cisim bütünüyle latif ise o zaman çıkan ikinci ışık havadan çıkan ışıktan daha zayıf olur. Bu durum sabah ışığında açığa çıkar. Su ve saydam taşlar hususuna gelince. Buradan çıkan ışık algılanabilir. Eğer ona yakın cisim diğer yöndekinden daha beyaz ise ki ona uzayan ışık nüfuz eder ve o cismin üzerinde daha önce onda bulunmayan bir ışık ortaya çıkar ve bu ışık saydam cisimden çıkan ikinci ışıktan zayıf olur. Tıpkı kesif cisimden çıkan ışığın saydam cisimden çıkan ışıktan daha zayıf olması gibi. Saydamlık arttıkça zayıflık da artar. Saydamdan çıkan ikincil ışığın nüfuz ederek ışıklı cismin karşısındaki yönde uzayan ışıktan daha parlak olmadığı bilinmektedir. Ancak saydamdan çıkan ikinci ışık bu yöne mukabil yönde uzar. Saydamda ise nüfuz edenin dışında bir ışık olamaz. Bu kanıtlanmıştır. İkincil ışıklar ancak sabiteden çıkarlar. Işığın cisimde subutu için kesafetin dışında bir illet olmaz. Eğer cisim son derece saydamsa, yoğun değilse, bu yüzden ışık ona nüfuz eder ve orada sabit olmaz. Gökkürenin altında bulunan saydam cisimlerde saydamlık ve kesafet karışıktır.

12. Mantık sahibinin (Aristoteles) görüşüne göre, gökküresinin saydamlığı en üsttür ve cisim bundan daha fazla saydam olamaz. Tâlimcilere göre ise onun saydamlığı fazladır ancak en fazla olamaz. Her cisim saydamdır; ancak birisi daha fazla saydam olabilir. Ebû Said el-Âli ibn Sahl bu manayı geometrik yoldan açıklamıştır. Biz bu durumu yukarıda belirtildiği üzere daha kısa olarak açıklıyoruz.

(Bunun Özeti) Orta latiflikteki saydam bir cisme, saydamlıkta ondan daha galiz bir komşu (yakın) saydam cisim varsayalım. Sonra galiz içerisinde ışığın en latif yüzeye belirli bir sapmayla eğimli olarak uzadığını varsayalım. Bu durumda ışık Normalin tersi yönde kırılacaktır. Geriye söz konusu edilen bakiye kalacaktır. Latif cismin saydamlığının daha fazla olduğu varsayıldığında, kırılma açısı da daha büyük, bakiye ise daha küçük olacaktır. Latiften en latife doğru sıralandığında, kırılma da ona göre olur. Bakiye de belirli bir kırılma derecesi gereğince kendine özgü olur. Saydamlık sıralaması ise kırılma ve bakiye açılarına göre farklılaşır. Belirli bir kırılma açısının bakiyesi sonsuza kadar bölünebilir. Saydamlık arttıkça o da o kadar küçük olur. Bu Tâlimcilerin görüşüdür.

Tabiatçılar ise tabii cisimlerde var olan bu mananın bir sınırının ve sonunun olduğunu söylerler. Tabii cisimlerde var olan açılar varlık olarak sonsuza kadar bölünemez ancak düşünsel (zihin) olarak bölünebilir. Sonsuza kadar bölünemeyecek açıları olan cisim de bunun gibidir. Tabii cisim de bulunduğu şekle göre belli bir sınıra kadar bölünür. Eğer bu sınırdan sonra da bölünürse, şekli ortadan kalkar. Aristoteles şunu ekler: Tabii cisimler arasında gökküresinden daha saydam olan bir şey yoktur. Bulunması da mümkün değildir. Çünkü görünen türler içerisinde varlığı olan her şey zaten varlığa gelmiştir. Bu iki görüşte haklıdır. Işık ve saydamlık konularına ilişkin bilimin gereksinim duyduğu her şey bu anlattıklarımızdan ibarettir.

Diyorum ki, Yüce Allah bu bilimin yöntemini anlamaya yönelen, arzulayan ve çaba gösteren kimseler için kolay kılmıştır. İnsanlar bu bilimle uğraştıkça nefislerinin arzuladığı, gözlerinin gördüğü fikir ve basiret sahiplerini, ne kadar detaya inerse insin, ne kadar özet olursa olsun, ibretlerini onlardan uzaklaştırmıştır. Burada kendimi ortaya koyduğum çabalara rağmen eksiklik ve kusurdan arındırmıyorum. Bu görüşümde beni eleştirenleri, çürütmeye çalışanları, yöntemimi beğenmeyenleri de ayıplamıyorum. O kimseler beni derinliksiz ve çabadan kaçıyor görmüşlerdir. Benim yaydan kastettiğim düşünceyi doğrultacak oktur. Sözümü atıcıların şaşırmış olduğu hedefe, gayeye yönelttim ve bazen havada, bazen suda ve bazen de gökyüzünde tam isabet kaydettim. Kusur bazen yardımcıların eksikliğinden, bazen de düşüncenin karışıklığından kaynaklanır.

Başaramayacağı bir savaşla karşılaşacağını sanan yenilgiyi zaten kabul etmiştir. Ancak ben düşünceye hakkını vermek, açık olandan kapalıyı kaldırmak ve düşüncenin kusurlardan kaçınmasını istiyorum. Tekrar ne kadar çok olursa, doğru o kadar çok bulunur. Buna nail olan için iş kolaylaşmıştır.

Tekrar tekrar düşün! Çünkü zan uzaktaki cisimleri olduğu gibi göremeyen göz gibidir. Hatadan Allah’ın bağışlamasını diliyorum. Isrardan ona sığınıp, doğruya ulaşmak için ondan yardım istiyorum. Açıklanan konular ve icat edilen yöntemlerin bizim ulaşamadığımıza ulaşacak, göremediğimiz eksiklikleri bulduracak ilkeler olmasını umuyorum. Bulunacak bu türden eksiklikler mizacımdaki zaaf ve sermayemdeki yetersizliktendir. Amacıma ve meramıma yönelik yöntemdeki doğruluk, sistemlilik ve uyum tamamen Hazret’in bereket ve lütfundan ve makamının yüceliğindendir. Hüküm onun varlığının devamı sayesinde, akılların parlaklığı da görüşlerinin parlaklığıyla tecelli eder. Yüce Allah’a hamd ederek kitabı (Makale) tamamlıyorum. Evvel, ahir, zahir ve batın olan odur. Seçtiği, sevdiği Hz. Peygamber Muhammed’e, onun hayırlı ehline, şiasına ve Müslümanlara çokça salât ve selam ediyorum.

Kemâlüddîn el-Fârisî, “Işığın Niteliği Üzerine”, Tenkih el-Menâzır, Cilt 1, Haydarabad 1928, s. 401–407. 
Çeviren: Hüseyin Gazi Topdemir