2. İslam Kültür Siyaseti

Her ne kadar son zamanlarda gayrı resmî nitelikli bazı tarih önerileri ortaya konulmuşsa da, en azından resmî diyebileceğimiz çerçevede Batı düşünürleri kendi fikir geçmişlerini kaleme alırken sıklıkla “mitos’tan logos’a” sloganını kullanırlar. Söz konusu sloganı inandırıcı kılabilecek gerekçeler bulmuşlarsa da, bu tarih resmi, zamanın durdurulduğu yahut en azından Batı için homojenize edildiği bir uzamsal kesit yaratarak başkalarını tarihten yalıtmak için icat edilmiş bir saplantıdır. “Mitos’tan logos’a” sloganı, “bilimden önce mitoloji vardı” yahut “her şeyden önce hiçbir şey yoktu” veyahut “hiçbir şeyden her şeye” manasına gelir. Bununla amaçlanan, daha sonra modernizmin tarihi yazılırken yapılacağı gibi, Helen düşüncesini yaratan Pers, Kalde, Mısır gibi kültürleri görmezden gelerek beşerciliğin (humanism) ana ilkesine tamamen aykırı bir şekilde felsefenin bir mucize olduğunu (le miracle Grécque) ve bunu yaratan insanların mucizevi olduğu gibi çocukça bir saplantıya hem kendilerini hem de başkalarını inandırmaktır. Zaman, Batı’yla birlikte başlar, Batı’yla birlikte biter. Bu saplantıdan dolayı Batı lisanlarına girmiş binlerce bilimsel terim temizlenmiş, bazı istisnalar dışında Batılı düşünürler Müslüman düşünürlerin adlarını ve eserlerini zikretmemeye özen göstermişlerdir. Bu gerçeği ilk itiraf edenlerden Amerikalı fizyolog William Draper’a (1811–1882) göre Müslümanların Avrupa üzerinde meydana getirdiği etkiler, dinî nefret ve milli kibir gibi nedenlerden dolayı “daha fazla gizli tutulamaz”. Öyle ki, Draper’ın deyişiyle, Muhammedçilerin Avrupa’da yarattığı ve “Hıristiyanlığın ileride itiraf etmek zorunda kalacağı bu etkiler”, “silinmez bir şekilde göğe yazılmıştır”. Müslüman bilginlerin görüşlerinden faydalanma, ancak onların isimlerine ve kültürüne atıfta bulunmamaya özen gösterme, Aquinas gibi birkaç istisna dışında Avrupa’da izlenen genel bir bilim siyaseti olmuştur. Batı kaynaklarındaki bu gerçeği, bir bilim tarihçisi Walter Libby, “Büyük Müslüman astronom ve matematikçilerinin isimleri, bizler tarafından yaygın olarak bilinmez: onların etkileri, ünlerinden çok daha büyüktür” sözleriyle dile getirmiştir. Böyle komplikasyonlarla yüklü bir düşünce ve medeniyet tarihinin Avrupalı olmayan evrende eğitilmesi ve ideolojik (seçeneksiz) bir biçimde savunulmasının tek bir anlamı vardır; o da emperyalist hareketin Avrupa-merkezcil tarih yorumunu yaygınlaştırarak Avrupalı olmayan barbarların bile bu hareketin siyasi ve iktisadi kanadını desteklemelerini sağlamak ve tarihe yaratıcı katkılarda bulunmuş İslam gibi büyük medeniyet mensuplarını psikolojik olarak çökertip etkisizleştirerek, emperyalizmi emsalsiz ve seçeneksiz hale getirmektir. Gerçekteyse İslam medeniyetinin, dünyanın en gelişmiş kültürü olduğu zamanlarda etkisi altına aldığı skolastik Avrupa’da, geleneğin Chartres’lı Fulcher gibi temsilcileri daha 11. yüzyılda doğululaşan (orientalization), hatta Lombard’a göre daha doğru bir tabirle İslamlaşan (Islamisée) Avrupa hakkında şöyle diyordu: “Düşün ki, dua edip tefekkür ediyorum da, Tanrı zamanımızda Batı’yı nasıl Doğu’ya dönüştürdü; zira bir zamanlar Batılı olan bizler nasıl doğululaştık (…) Doğduğumuz yerleri bile çoktan unuttuk!”

Kültürün ve bilimin, onu üreten millet saf kaldıkça gelişebileceği şeklinde ifade edilen romantik tez, en basit tarihsel bilgilerimiz tarafından bile kolayca çürütülebilir. Çünkü kültür ve bilgi, milletlerin birbirleriyle temas kurması sonucu gelişir. Tarihteki bütün önemli gelişmelerin öncesinde kültürlerin birbirleriyle karşılaşması ve nahoş yöntemlerle bile olsa tanışması gerçeği yatar. Öte taraftan, bir kültürün, senteze varmaksızın öbürünün etki alanına girmesi, kendi özünü yitirmesi, kültürler arası etkileşimin olumsuz yönünü ortaya koyar. Pasif olan kültür açısından buna kültürsüzleşme yahut yozlaşma denirken, aktif olan açısındansa emperyalizm veya küreselleşme gibi adlar verilebilir.

Her kültürün tarihyazıcılığı az çok ideolojik etkenlerle kirletilmişse de kültürlerde gelişme, kültürler arası iletişime çok şey borçludur. Ancak tarih boyunca kültürler arası iletişim, daha ziyade göç, savaş ve ticaret gibi bazıları nahoş yollarla gerçekleşmiştir. İslam, bu iletişimin gerçekleşebileceği zemini, bizzat kendi temelleri üzerinde inşa etmiştir. İslam medeniyetinin dayandığı temel ilkeler insanların Tanrı önünde eşitliği ile hakk-hakikat özdeşliğidir. Allah her zaman ve her yerde Hakk’tır. O hakikatten korkmaz, çünkü hakikat onun kendisinden başka bir şeye götürmez; bu yüzden doğayı, tarihi, insanı yahut evreni araştıran birisinin varacağı yer Hakk’tan başkası değildir. Hakikatin nerede ve ne zaman olduğununsa hiçbir önemi yoktur. Hakk nasıl her şeyden üstünse, ona götüren hakikatin de milli yahut siyasi sınırları yoktur. Bu yüzden o, her hakikat, gerçeklik yahut doğrulukla beraberdir; ancak zulümle, yalanla, yanlışla beraber değildir. Dolayısıyla İslam’da bilginin konusu olan hakikatler, coğrafi veya siyasi sınırlarla sınırlandırılamaz. İslam’ın bu temel özelliği, onun dayandığı metin olan Kur’ân’da açık bir şekilde görülmektedir. Sadece edebi bir eser olarak bile ele alınsa Kur’ân, dar tarihsel, bölgesel veya milli müracaatlarla anlaşılması mümkün olmayan bir kitaptır. Kur’ânî müracaatların çerçevesi, evrenin ve insanın oluşumundan Mısır firavunlarına, (çoğunlukla İskender olarak yorumlanan) Zülkarneyn’den (bazı tefsirlerde Buda olarak yorumlanan) Zülkifl’e, Roma ve Sasani’ye, sivrisinekten file varıncaya kadar oldukça geniş ve gayrı mütecanistir. Kur’ân, İslam’ı dünyadaki her gerçek bilgeliğin mirasçısı olarak tanımlamıştır. Artık kültürler arası iletişim ile bu iletişim esnasında doğabilecek bütün rekabetler, evrensel bir ilke üzerinde dayanmaktadır. Böylece, Graham Fuller’ın deyişiyle “İslam, iletişimi azami derecede artırmak ve Tanrı’yı ve onun eserlerini anlamak amacıyla evren üzerinde araştırmalar yapmayı teşvik etmek suretiyle, yayıldığı bölgelere yoğun bir akli alışveriş getirmiştir.” İslam kültür siyasetinin temelini farklılıklar oluşturduğu için, milletler arasındaki farklılıkların ortadan kaldırılıp siyasi fayda uğruna tekbiçimli hale getirilmesi, aslında gelişmenin de sona ermesi demektir. Bu sebeple genel olarak Müslüman bilginler, yabancı düşünürlere yahut kaynaklara müracaat edip onların isimlerini eserlerinde zikretmekten çekinmemişler, böyle bir komplekse kapılmamışlardır. Yine aynı sebepten dolayı İslam coğrafyası içine girdiği andan itibaren kaybolmuş veya asimile olmuş bir ırkın veya kültürün veyahut dilin mevcut olmadığı söylenebilir. İslam siyasetinin genel özelliği, gelişmeye imkân veren, aynı zamanda yüksek riskler taşıyan çokbiçimli bir sistem olmasıdır ki buna ümmet denir.

Bu anlatılanlar, mensuplarının tarihinden ziyade İslam’ın kendisidir; çünkü İslam tarihi boyunca İslam’ın evrensel ilkelerinden az çok sapmalar gözlemlenebilmektedir. Bununla birlikte İslam tarihinin genelinde, İslam bir ütopya olarak kalmamış, hem ideal örnek gösterilen kişiler üzerinde somutlaşmış, hem İslam sıfatını taşıyan tüzel yapılarda onun temel özellikleri görülebilmiştir. Demek istiyorum ki İslam tarihi, Kur’ân ve hadislerde çizilen bir projenin adım adım gerçekleştirildiği bir süreç olmamıştır. Başka kültürlerle temas kurarak, bu teması tekbiçimli değil çokbiçimli olarak gerçekleştirmeyi ilke edinen bu kadar cüretkâr bir kültür sisteminin, kolayca öngörülebilecek büyük risklerle yüzleşmemiş olması düşünülemez. Zamanla bu riskler, bir yandan İslam kimlikli kültürel yapıların değişmesine, hatta başkalaşmasına neden olmuşken, öte yandan başka kültürleri etkileyerek onların bir bakıma İslamlaşmasına neden olmuştur. İslam kültür siyasetinin, dünya kültürüne olan etkisi açısından belki de en etkili olan bu yönü şöyle özetlenebilir: değişerek değiştirmek ve sonra da kendisine değiştiği şeyden arınarak saflaşmak.