2. Şia ve İmamet: Şeyh Müfîd

Şia veya Şiîlik, tarihsel kökeni bakımından Muâviye b. Ebî Sufyân ile dördüncü halife Ali b. Ebî Tâlib arasındaki hilafet mücadelesinde Ali’ye taraftar olan kimselerden kaynaklanmıştır. Bu siyasi kökenli görüş ayrılığı; zamanla, kimisi İslami kimisi gayrı İslami sayılmak üzere, kendisine özgü iman ve İslam yorumlarıyla Şia’yı meydana getirmiştir. Şia’nın mensuplarının büyük çoğunluğunu oluşturan İmamiyye ya da Oniki İmam Şia’sına mensup olanlar, haberi ve nakli esas alan Ahbârîler ile akla ve yoruma daha fazla önem veren Usûlîler olmak üzere iki ana kısımda ele alınmaktadır. Ahbârîler, onikinci imamın bir tür gizlenme-saklanma anlamına gelen “gaybet”e girmesiyle birlikte toplumda meydana çıkan dinî problemlerin çözümünün imamdan gelen haberlere (ahbâra) göre çözüme kavuşturulması gerektiğini benimserler. Onlara göre meselelerin halli için bu haberleri toplamak ve bunlarla amel etmek yeterlidir. Şiîliğin çıkış noktası hilafet tartışması olduğu için, doğal olarak Şia iman sisteminde olduğu kadar Şiî mezheplerin oluşumunda “imamet”in önemli bir yeri vardır.

Şia Kime Denir

Şeyh Sadûk (ö. 381/991) ilk dönemdeki ahbârî anlayışın önemli temsilcilerindendir. Ancak gaybet döneminin uzaması buna karşılık toplumdaki problemlerin çözümü için naklin/haberlerin yetersiz kalması bunların halli için belki ilkelerin/usûllerin tespit edilmesi ve buna göre hareket edilmesi akımını, yani Usûlî anlayışı doğurmuştur. Şeyh Sadûk’un öğrencisi Şeyh Müfîd (ö. 413/1022) akla daha çok önem veren bu anlayışın ilk ve en önemli temsilcilerinden sayılmaktadır. Muhtemelen hicrî 338 yılında Dicle’nin Doğu kıyısında Bağdat-Musul arasında yer alan Ukbera yakınlarında doğmuş, öğrenim amacıyla geldiği Bağdat’ın Kerh mahallesine yerleşmiş ve burada döneminin Şiî ya da diğer mezheplere mensup önemli ilim adamlarından ders almıştır. Şiî inancı savunmak maksadıyla Kerh ve Berasa’da konuşmalar yapmış ve bunlar dönemin Şiî devleti Büveyhîler’in de ilgisini çekmiştir. Şerif Radî ve Şerif Murtaza başta olmak üzere önemli öğrencileri bulunan Şeyh Müfîd 413 yılında Kerh’te vefat etmiştir.

Teşeyyu’ sözlükte asıl olarak dindarlık ve dost/yardımcı olmak (velâ) anlamında, uyulan şeye samimiyetle, içtenlikle tâbi olmak, bağlanmak demektir. Allah Teâl⠓Kendi Şiasından/tarafından olan biri düşmanına karşı ondan yardım istedi” (Kasas 15) buyurur ve haber vermiş olduğu bu hususla Şia isminin dostu ya da düşmanı olmakla ilgili olduğunu belirtmiştir. “Yine onun Şiasından olan İbrahim’dir” (Saffât, 37/8) ayetinde açık bir şekilde zikrederek Şia’dan olmanın gereğinin “dost olmak” olduğunu ve Hz. İbrahim’in Hz. Nuh’a dostluk/velâ yönünden tâbi olma özelliğini belirtir. Bir kişi bir diğerinin sözünü doğruladığında ve manasına uyduğunda “Falanca şöyle konuştu ve filancanın şu sözünü destekledi (teşeyyaa) denir. Yine bu mânâda misafire veda etmek için ona eşlik edene onu geçirdi, uğurladı anlamında Arapça müşeyyiun lehu denilir. Ancak zikrettiğimiz tarzda (sözün gerçek anlamına uygun olarak) görüşlerinde haklı olup olmamasına bakmaksızın başkasını takip eden her kişi başında belirlilik takısı olan “elif lâm yani el” ile beraber kullanılan eş-Şia’dan olmak vasfını hak etmez. Bunlar hakkında Şia lafzı, Şîatü Benî Ümeyye (Ümeyye Oğulları Taraftarları), Şîatü Benî Abbas (Abbas Oğulları Taraftarları) vb örneklerde olduğu gibi tamlama şeklinde kullanılabilir. Ancak başında belirlilik takısı olan “eş-Şîa” denildiğinde bununla özel olarak müminlerin emiri Hz. Ali’nin Hz. Peygamberin vefatından hemen sonra –hiçbir fasıla olmaksızın– halife/imam olduğuna inanan ondan önceki halifelerin imametlerini kabul etmeyen, itikad konusunda o diğer halifelere uymasa da diğerlerinin ona uymuş olduğunu kabul eden kişiler akla gelir… Böylece Şîa/teşeyyu’ kelimesinin –her ne kadar bu sözcük, lügatte uyma, tâbî olma anlamına gelse de– zikrettiğimiz kişiler için bir alem olduğu anlaşılmış olur. Bu durum tıpkı İslâm’ın Muhammed (sav) ümmeti için özel isim olarak kullanılması gibidir. Çünkü bu kelime de Hz. Musa’ya teslim ve tâbi olmaları bakımından Yahudiler; aynı manada (Hz. İsa’ya uymaları bakımından) Hıristiyanlar, Zerdüşte uymaları bakımından Mecûsîler vb şekilde başkasına boyun eğen tabi olan her kişiye sözlük anlamı itibariyle izafe edilebilir. Ancak özel isim olarak bu ancak Hz. Muhammed ümmeti için kullanılır, örfen ve kullanım itibariyle onlardan başkasına hamledilmez.

İmamet

İmamiyye her devirde, Allah’ın sorumlu tuttuğu kullarına karşı delili olan, varlığı dinî maslahatların tamamlanmasını sağlayan bir imamın bulunması gerektiği üzerinde ittifak etmiştir. Mutezile ise bu konuda İmamiyye’nin hilafına görüş birliğine varmış ve imam olmaksızın uzun bir süre geçmesini mümkün görmüş onların bu görüşüne Hâricîler, Zeydiyye, Mürcie ve Ehl-i Hadis’in geneli de iştirak etmişlerdir.

İmamiyye, din konusunda imam/önder olacak kişinin Allah hakkında yalan söylemekten masum, dinî ilimlerin tamamını bilen, fazilet bakımından kâmil, sevap ve nimeti gerektirecek amel açısından diğer insanlardan bariz biçimde ayrılacak derecede üstün olması gerektiği konusunda ittifak etmiştir…

Yine İmamiyye şu konuda da görüş birliği içerisindedir: Hz. Peygamberden sonra imamet Haşimoğullarına mahsustur. Özellikle Hz. Ali, oğulları Hasan ve Hüseyin’e, onlardan sonra da kıyamete kadar sadece Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere aittir. Mutezile ve diğer bazıları bunun tam tersini savunmuşlardır. Bazıları imametin Haşimoğulları dışında olmasını da mümkün görmüş(Şia’nın bir kolu olan) Zeydiyye ise Hz. Hüseyin’in soyundan gelmeyenlerin imametini de mümkün görmüştür. İmamiyye, Hz. Peygamber’in henüz hayatta iken yerine Emîrü’l-Müminîn Hz. Ali’yi halife tayin ettiğini ve onun, kendisinin vefatından sonra imam olacağı hususunda nass bulunduğu hususunda ittifak etmiştir. Yine onlara göre kim bu hususu reddederse dini bir farzı inkâr etmiş olur. Mutezile, Haricîler, Mürcie, Butriyye, Haşeviyye ve Ehl-i Hadis ise bunun tersini savunmuşlar, Hz. Peygamber bu konuda vasiyet mahiyetinde bir nassının söz konusu olmadığını, onun vefatından sonra imamı belirleme işinin ayrım yapılmaksızın bütün Müslümanlara düşen bir görev olduğunu benimsemişlerdir.

İmamiyye Hz. Peygamber’in, Hz. Ali’den sonra Hz. Hasan ve Hüseyin’in de imametlerini nassla belirlediği ayrıca Hz Ali’nin de -tıpkı Hz. Peygamber gibi- onları tayin ettiği hususunda görüş birliği içindedir… Aynı şekilde İmamiyye Hz. Peygamber’den sonra on iki imam olduğu noktasında da birleşir ve onların dışındakiler bu konuda onlardan ayrılır.

Müfid, Muhammed b. Muhammed thz. Evâilu’l-Makâlât, Mektebetu Serveş, s. 32–33; 39–42. 
Çeviren: Mehmet İlhan