3. İman Hakkında: el-Eş’arî

Ebû’l-Hasan el-Eş’arî (ö. 324/936), 260/873’te Basra’da doğmuş, 324/936’da Bağdat’ta vefat etmiştir. Ashabtan Ebu Musa el-Eşarî (ö. 44/665)’nin neslindendir. Meşhur Mutezile kelamcılarından Ebû Ali el-Cübbaî (ö. 303/915)’nin öğrencisi olup 40 yaşına kadar Mutezile mezhebini savunmuş, mezhebin önde gelenleri arasına katılmıştır. Eş’arî de fıkıh cephesinde Hanefi idi ve nihayet 300/912 tarihlerinde Mutezile’den ayrılmış ve selef akidesine, yani İbn Küllâb’ın yolu, sıfatiyyeye geçmiştir. Mu’tezile’den ayrıldığı için usullerine vakıftı; bu sebeple onları bilimsel anlamda reddediyordu. el-İbane isimli eseri kelami istidlallerle doludur; son eseri olmakla Eş’ariyye’de temel olarak kabul edilir. Burada daha çok halk-ı Kur’ân’a kail olanlar hedef alınarak reddedilmeye çalışılmıştır. Eş’arî, bir taraftan bid’at uyduran kimselerin aleyhinde hem münazara, hem de telif yoluyla şiddetli bir mücadele başlatmış, diğer taraftan Mutezile’nin akidelerini kendi silahlarıyla, yani aklî delillerden istifade ederek mantıkî yoldan reddetmiştir. Böylece o zamana kadar Ehl-i Hadis arasında hoş görülmeyerek yalnız Mutezile tarafından tedvin edilmiş olan Kelam İlmi’nin gerekliliğini, yazdığı er-Risale fî İstihsani’l-Havd fî ’İlmi’l-Kelam isimli eseriyle savunmuş ve bu ilmi Ehl-i Sünnet bünyesinde tesis etmiştir. Eş’arî’nin en önemli eserleri; el-İbâne ’an Usuli’d-diyane, el-Luma’ fî’r-redd ala Ehli’z-zeyğ ve’l-bid’a, Makâlâtu’l-İslâmiyyîn, er-Risâle fî istihsâni’l-havd fî İlmi’l-Kelâm’dır.

Birileri: Size göre Allah Teâlâ’ya iman nedir, diye sorarsa, kendisine şöyle denir: İman, Allah’ı (kalb ile) tasdiktir. Bu konuda, Kur’an’ın kendisiyle indiği dil ehli icma etmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Biz her peygamberi kavminin lisanı ile gönderdik” (Kur’ân 14:4). Ve yine: “Apaçık Arapça lisaniyle…” (Kur’ân 26:195) buyurdu. Vaktaki iman, Allah Teâlâ’nın indirdiği lügatta tasdik (anlamında) olunca, bu takdirde iman, lügat ehline göre iman olur ki bu da tasdiktir. Nitekim Allah şöyle buyurdu: “Biz doğru söylesek de sen bize inanmazsın” (Kur’ân 12:17); yani bizi tasdik etmezsin. Yine lügatçılar, tasdiki kasdederek: “Filanca, kabir azabına ve şefaate inanır” derler.

Birileri: “Kıble ehlinden fasık bir kimsenin mümin olup olmadığından bahseder misiniz?” derse, kendisine şöyle deriz: “Evet, imanı ile mümin; fısk ve büyük günahı ile fasıktır.” Lügat ehli şu konuda ittifak etmiştir: Kimde dövme fiili (darb) söz konusu ise o dövendir; kimde katl fiili var ise, o katildir; kimde küfür söz konusu ise, o kâfirdir; kimde fısk varsa, o fasıktır; kimde tasdik varsa, o da tasdik edendir. Aynen öyle, kimde iman varsa, o da mümindir.

Şayet fasık, kendisinden iman ve küfür sadır olmayan ne mümin ne de kâfir olsaydı, o zaman ne muvahhid, ne mülhid, ne veli ve ne de düşman olurdu. Bu husus imkânsız olunca, Mutezile’nin dediği gibi, fasıkın da ne mümin ve ne de kâfir olması imkânsız olurdu.

Yine fasık, tevhidiyle fıskından önce mümin olunca, tevhitten sonra zinanın ortaya çıkışı, kendisinden ayrılmayan iman ismini iptal etmez.

Yine insanlar, Mutezilenin reisi Vasıl b. Ata ortaya çıkmadan önce iki görüş üzere idiler. Onlardan biri, büyük günah işleyeni tekfir eden Haricilerdir; diğeri ise, o, imanı ile mümin, fıskı ile fasık olduğunu söyleyen Ehl-i İstikamettir. Onlardan, Vasıl b. Ata’nın ortaya çıkışından önce, büyük günah işleyenin ne mümin ve ne de kâfir olmadığını söyleyen çıkmadı. Vasıl, ümmetten ayrılınca ve onların sözlerinden çıkınca, icmaya muhalefetinden dolayı Mutezili diye isimlendirildi. Böylece onun sözü üzere icma olmadığı için –ki Müslümanlar, salât ehlinden isyan edenin mümin veya kâfir olduğunda ittifak etmişlerdir– sözünün yanlışlığına hükmedilir.

Yine, eğer, “kim kendinde iman olduğu halde büyük günah işlerse, mümin ve kâfir değildir”, diye söyleyenin sözü caiz olsaydı, o zaman, “o imanı ile mümindir, fakat fıskı ile fasıktır denmez”, diyenin de sözü caiz olurdu. Şayet, fasıka ait olmayan bir fısk sözü imkânsız ise, bu takdirde, onların, mümine ait olmayan bir imanın da bulunduğu ile ilgili sözleri imkânsız olur.

el-Eş’arî 1952. Kitâbu’l-luma’, Beyrut, s. 75-76. 
Çeviren: Osman Karadeniz