3. Müslüman Özne/Ben

İslam, bireyin seçimlerini belirleyen toplumsal normların etkisini birey lehine olabildiğince azaltarak, onu içinde eritildiği aile ve toplumdan ayırt edip seçikleştirmek suretiyle bireyin benini Müslüman özne olarak temellendirmiştir. İslam’ın bireyi temellendirirken izlediği yöntem, korku hatta dehşet kavramının insanın özellikle yaşamak isteyen beninde temellendirilmesi olmuştur. Kur’ân ve hadislerde anlatılan dehşet sahneleri, insanları bekleyen tehditler olarak konulmuş, bunun yanı sıra mükâfat sahneleri de sayılmıştır. İslam dininin ana metni olan Kur’ân’daki cehennemle ilgili ayetler çerçevesinde oluşturulan korku imgesi, modern İslam eleştirilerinde çarpıtma konusu yapılmıştır. Özü itibariyle bu eleştiriler, İslam’daki korku imgesinin İslam’ı belirleyen bir motif olduğu noktasına odaklanır. Bu gibi görüşlere karşı İslam’ı savunmak amacıyla, sevgi ve ödüllendirme kavramlarının en az korku kadar, hatta ondan daha fazla oranda Kur’ân’da yer aldığını ortaya koyarak, özellikle de tasavvuf geleneğine müracaat ederek, onun bir sevgi/aşk dini olduğunu ileri süren bazı sofistik görüşler, aslında hem İslam’ın kendisinden hem de onun devrimci ve yenilikçi ruhundan ne kadar uzakta kalındığının ifadesidirler. Hıristiyanlık özü itibariyle bir sevgi, aşk ve merhamet dinidir (Kur’ân 57: 27), ancak Tanrı sevgisi ve aşkı, insanları kurtaramayacaktır (Kur’ân 5: 18). İslam bir korku dini değildir elbette, ancak öte taraftan bir sevgi/aşk dini de değildir. Dilimizde korkutma kelimesinin çoğunlukla asılsız bir haberle insanı ürkütme, yıldırma ve yönlendirme anlamlarına gelmesi, İslam’ın kendisine dayandığı bu kavramın yanlış anlaşılmasında rol oynamıştır. İslam’da korkutma (et-tenzîr), asılsız haberlerle insanı yıldırma anlamında değil, gerçekleşeceği haber verilen durumların bildirilmesi suretiyle bireyin yaşayan benini bileylemesi ve kendisini korumasını sağlamak içindir. İslam’daki bütün temel mesajlar haz isteyen ve acıdan kaçan, içindeki yaşama emrine koşulsuz bir şekilde itaat eden bene yöneliktir.

Ben vurgusunun önemi, İslam’ın devrimci doğasından kaynaklanır. Kur’ân’daki Hz. İbrahim kıssasında anlatıldığı gibi bireyin, üyesi olduğu toplumla her zaman birlikte hareket etmemesi gerekir. Çünkü doğruluk ve hakikat, toplumun inanışlarından daima üstündür; birey, ancak yolu iyilik ve hakikatte kesiştiği sürece toplumuyla uzlaşabilir. Bireyin iyiye, doğruya ve hakikate ulaşmasında ve mutluluğunda toplumun ve geleneklerin bir payı varsa da mutluluk veya mutsuzluk, özü itibariyle tıpkı haz veya acı gibi bireyseldir. Dolayısıyla ailesi veya dostlarının inançlarının yanlış olduğu kanaatine varan bir kimse, anne-baba, eş-ahbab sevgisi, hatta Tanrı aşkı gibi bahanelerle kendisini bekleyen tehlikelerden kurtulamaz. Çünkü İslam iman sisteminde her birey için ’kimsenin kimseye faydasının dokunamayacağı’ (Kur’ân 2: 48), kişinin ’kardeşinden, anne babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı’ (Kur’ân 80: 33–37), ’babanın oğluna ve oğulun da babasına faydasının olmayacağı’ (Kur’ân 31: 33) bir günün geleceği vaat edilmiştir. Bu yüzden Müslüman ben, yeri geldiğinde toplumdan ve sevdiklerinden kısmen yahut tamamen bağımsız kararlar alıp otonom hareket edebilme özelliğine sahip bir bireydir.

Benin duygusal sınırlarını gösteren haz, kötü bir şey olmadığı gibi acı da iyi bir şey değildir. İslam’ın Tanrı’sı, insanın beşerî hazlarını yadsımadığı gibi, acıları konusunda duygudaşlık gösterip onları gidermek ister (Kur’ân 3: 108, 4: 26–28, 5: 6). İslam asla insanların doğası gereği sahip oldukları beşerî hazları aşağılayan, onlardanmahrum bırakıp acı çektiren bir mazoşizm veya sadizm öğretisi değildir. Tam tersine bu hazlar, insanın en üst derecede sahip olması ve acılarsa kendilerinden kaçınılması gereken şeylerdir. Öte yandan İslam, yaşamak isteyen benin psikolojik sınırlarını oluşturan haz ve acıyı ortadan kaldırma, dolayısıyla benin sınırlarını kaldırarak onu biz haline getirmenin peşinde de değildir. Ancak aklı olan bir canlının doğruyu ve iyiyi hazla, yanlışı ve kötüyü acıyla özdeşleştirerek düşünmesi de onun doğasına aykırıdır. Öyleyse gerçek haz ve acı, kalıcı olandır. Gerçek hazza ulaşmak için geçici olan hazları kısıtlamak veya bazılarından tamamen uzaklaşmak ve bazı acı görünen şeyleri yaşamak gerekir.

İslam, doğası gereği siyasi bir hayvan olan insan hakkında, toplum ve gelenek vurgusunu çok güçlü bir şekilde yapmıştır. Ancak hakikat ve evrensel adalet ilkelerinin toplum veya gelenek tarafından çiğnenmesi söz konusu olduğunda burası, İslam’a göre birey açısından iplerin kopması gerektiği yerdir. İslam’ın getirdiği birey ağırlıklı toplumsallık, bireyin çoğunlukla gelenek veya aşk gibi temalarla toplumun içinde eritilerek biz haline getirildiği toplum ağırlıklı bireylilikten tamamen farklıdır. Birey ağırlıklı toplumsallık, bireysellik vurgusu daha yüksek kişilerden oluşmuş bir toplumu ifade ederken, toplum ağırlıklı bireylilik toplumsallık vurgusu daha yüksek bir toplumdaki bireyleri ifade eder. Bunlardan birincisini toplumdaki yozlaşmış geleneklere son verebilen devrimci modern kişi-insan olarak, ikincisini de toplumdaki yozlaşmaya gelenek, din veya aşk veyahut gelenek kisvesi altında itaat eden geleneksel birey-insan olarak nitelemek mümkündür. Bireysellik vurgusu bireyselcilik düzeyinde olmayan Müslüman benin evriminde, Hıristiyanlığın özellikle tasavvuf üzerinden gerçekleştirdiği etkinin inkâr edilemez bir payı varsa da, İslam siyasetinin gerekli gördüğü yönetimin kolaylaştırılmasıyla ilgili pratik amaçlar ile İslam’daki bilgeliğin kültürel bir kurum olmaktan çıkarılıp devletleştirilmesi, benin biz haline getirilmesinde büyük rol oynamıştır.

İslam’da ben, harekete duyarlı bir bomba taşırcasına hassas bir şekilde ele alınması gereken kavramlardan birisidir. Ben üzerine ölçüsüz vurgu yapıldığında ortaya modern Batı’daki bireyselci ben çıkar; tarihsel İslam’da olduğu gibi, ben din ve Tanrı adına hakir görülüp aşağılandığındaysa ben ortadan kalkıp biz haline gelir. Bireyselci ben, toplumu ve gelenekleri umursamayan, hakikat ve evrensel adalete aldırış etmeyen, haz peşindeki hoyrat bir bendir; bizse yozlaşmayı ve İslam’ın hassasiyet noktalarından birisi olan fesadı, üstelik de İslam adına onaylayan yoz bir bendir. Hem birinci hem de ikinci durumda İslam bilgeliğinin öznesi tahrip edilmiş olur. Öte yandan İslam’ın beni, Descartes’ın düşündüğü gibi, her şeyle ilgili hakikati kendisine dayanarak bilebileceğimiz bir Arşimed noktası da değildir.

Bütün kurumları, yasakları ve emirleriyle dinler, insanla ilgili aynı temel amaca hizmet ederler: yaşamı sürdürmek, korumak ve geliştirmek. Çünkü her canlı, doğasında bulunan ve kendisine ’yaşa!’ diyen bir koşulsuz emir gereğince yaşamak ister. Bu öylesine karşı konulmaz ve inkâr edilemez bir emirdir ki yaşama emrine her itaat ettiği an, yaşamayı sağlayan etkinlerin her birini gerçekleştirdiğinde, canlı haz duyar ve bu haz onu, içindeki koşulsuz emre daha güçlü bir şekilde itaate zorlar. Canlıların refleksleri bu emirden kaynaklanır. Yaşamı sorgulayabilen insan, neden yaşaması gerektiğini sorgulamaya başladığında emir, koşulsuzluk niteliğini yitirmeye başlar. Ancak bu, kişinin akli dengesini yitirdiğinin bir işaretidir. Oyunun dışına hiçbir şekilde çıkılamaz! Diğer dinlerden çok daha fazla olmak üzere İslam, yaşamın sürdürülmesi ve geliştirilmesi amacındadır. Bu yüzden onun, koşulsuz bir yaşama isteği duyan birey üzerine vurgu yapması, yaşamın her türlü biçimini koruma ve sürdürme çabasını görmek gerekir. İslam’ın getirdiği bireylilik ilkesinin toplumsal bağları, Avrupa modernizminde daha da zayıflatılarak bireyselcilik biçimine dönüşecektir. Sözü uzatmaya gerek yok; modernizmin temellerinden birisi olan bireyselcilik, İslam’daki bireyliliğin veya Müslüman benin, Ari insanın aşırılıklara düşkün çocuksu zihninde aşırılaştırılmış ve çarpık bir yorumudur.