4. Delil, İşaret ve Kısımları Hakkında: er-Râzî

Fahruddin er-Râzî (ö. 606/1209), Selçuklu döneminde, başkent Rey’de 543/1149’da dünyaya geldi; 606/1209 senesinde Herat’ta vefât etti. İlk tahsilini, önce bölgenin büyük bilgini babası Ziyâüddîn Ömer’den yaptı. Daha sonra Cüzcan, Herat, Tus, Harizm, Buhara, Belh, Semerkant ve Horasan gibi şehirlerde bulunmuştur. Kelam, fıkıh, tefsir, Arap dili, felsefe, mantık, tıp, astronomi, matematik ve fen gibi çeşitli alanlarda ilim tahsil edip eserler telif etti. Yalnız dinî ilimlerde değil, zamanın icabına göre birçok ilimle meşgul olmuştur. Ancak eserlerinden de anlaşıldığı üzere en çok kelam alanında eser vermiştir; ona göre kelam, ilimlerin en şereflisidir (eşrafu’l-ulum).

Tahsilini tamamladıktan sonra, adı geçen bölgelerde, başta Mûtezile ve Kerramiyye olmak üzere çeşitli din ve fırkalara mensup kişilerle münâzaralarda bulundu. Maturidi bilgini Nureddin Sabuni ile yaptığı kelami tartışmaları meşhurdur. Kendi devrinde İslâm âleminde zuhur eden ehl-i bidat ve bazı filozofların düşüncelerini derinden araştırarak, onların yanlışlarını ortaya koymaya çalışmıştır. Bu sebeple Mâverâünnehr, Gazne ve Horasan’a gitti. Bu arada Sultân Alâüddîn Muhammed Harezmşâh’ın iltifatını mazhar oldu. Gittiği bölgelerde pek çok âlim yetiştirdi. Herat’ta kendi adına medrese yaptırılmıştır.

Din ilimleri yanında, özellikle fizik ve tabîat ilimleri alanında kendi döneminde söz sahibi olmuş, günün şartlarına göre bu dalda büyük katkılarda bulunmuştur. Özellikle bilgi ve varlık bahsinde ele aldığı cevher, araz, madde, ruh, hareket, zaman ve mekân gibi konulardaki derin vukufiyetini açıkça görmekteyiz. Razi’nin en meşhur eserleri arasında Mefatihu’l-Gayb (tefsir), Muhassalu Efkari’l-Mütekaddimin ve’l-Müteahhirin, el-Erbain fi Usuli’d-Din, el-Mesailu’l-Hamsun fi Usuli’l-Kelam, Esasu’t-Takdis fi İlmi’l-Kelam’ı sayabiliriz.

Delil, kendisini bilmekten medlulün (delil getirilen şeyin) varlığını bilmeyi gerekli kılan şeydir. İşaret (emaret), öyle bir şeydir ki kendisini bilmekle medlulün varlığı hakkında zan ortaya çıkar. Bunlardan her biri, ya sırf akli ya da sırf nakli (sem’i) veya ikisinden oluşur. Akli delile gelince, kendi varlığı, medlulün varlığını gerekli kılması gerekir. Böylece gereklilik, şüphesiz bu taraftan meydana gelmektedir. Eğer bir taraftan diğer taraf meydana gelmezse, bu, ilimle hayata delil getirme gibi, şart koşulan ile (meşrut) ile şarta delil getirme olur…

Sırf sem’i (dini) delile gelince, bu(nun ilim ifade etmesi) imkânsızdır; çünkü doğru olduğu akılla bilinmeyen her hangi birinin haberi hiçbir şey ifade etmez. (Akıl ve nakilden) mürekkeb olan delile gelince (onun ilim ifade ettiği) bellidir.

Mesele: Lâfzi delil ancak on şartın/şeyin kesinleşmesiyle yakin ifade edebilir.

Bu lâfızların, kelimelerini, i’rablarını ve çekimlerini aktaranların hatadan uzak olması, müşterek kelime ve mecaz kullanılmaması, anlam kayması (iştirak, mecaz ve nakl) olmaması, zaman ve şahıslara tahsis edilmemesi, kapalı olmaması, tehir ve takdim bulunmaması, neshin ve akli bir çelişkinin bulunmaması.

Eğer akli bir itiraz olursa akıl tercih edilir; zira naklin akla tercih edilmesi, kendisine ihtiyacından dolayı, nakli yermeyi gerekli kılan aklın yerilmesini iktiza eder. Sonuç veren zanni olursa sonuç hakkında ne dersin?

Mesele: Bütün nakli deliller, Hz. Peygamber’in doğruluğuna dayanır.

Rasulün doğruluğunu bilmek, peygamberi bilmeye bağlıdır. Başka türlü bunu (sıdk-ı rasul) nakil yoluyla ispatlamak mümkün değildir. Yoksa devir (döngü) gerekir. Aksi halde, aklen vukuu gerekmeyen bir nesnenin vuku bulması ile ilgili haber ancak nakille bilinebilir. Bu, ya adi olaylar gibi umumi, ya da Kur’ân ve sünnet gibi hususi (hâs) olur. Bu iki kısmın dışındakilerin isbatı, tamamen, hem akıl, hem nakil ile olabilir...

er-Râzî, Fahruddin. Muhassal (efkari’l-mütekaddimin ve’l-müteahhirin mine’l-ulema ve’l-hukema ve’l-mütekellimin), Mektebetu’l-külliyat el-Ezheriyye, s. 50–51.  
Çeviren: Osman Karadeniz