4. İlâhi Sıfatlar ile Kader İlişkisi: en-Nazzâm

İbrahim b. Seyyâr en-Nazzâm (ö. 231/845) Basra’da doğmuştur; Ebû’l-Huzeyl’in yeğeni ve aynı zamanda talebesidir. Yunan felsefesinin ilmî tarafıyla olan ilgisi Ebû’l-Huzeyl’den daha fazladır. Ayrıca edebiyat ve şiir yanında, kelam, fıkıh ve hadis gibi dinî ilimler ve diğer dinler hakkında araştırmalarda bulundu. Felsefecilerin düşünceleri ile Mutezilenin fikirlerini uzlaştırmaya çalışmıştır. Ünlü dilci Halil b. Ahmet’ten ders almış, Hişâm b. el-Hakem’den etkilenmiştir. Pek çok akımla bilimsel tartışmalarda bulunmuş; Bağdat Mutezilesi üzerinde etkisi büyük olmuştur. Eserleri günümüze kadar ulaşmamıştır; ancak öğrencisi Câhız ona sık sık atıfta bulunur. Bazı özellikleri sebebiyle pek çok kişi tarafından övülmüş ve eleştirilmiştir. 202/818 tarihinden sonra Bağdat’ta yaşadığı ve orada öldüğü söylenir.

Cisimlerin sonsuzluğu ile ilgili olan ’tafra nazariyesi’ meşhurdur. Hareket tafralarla (sıçrama) olur. Böylece cisimler bir mekândan (hayyiz) diğer birine geçebilir. Hişâm b. el-Hakem’e göre ise cisimler sonsuzca bölünebilir; dolayısıyla “cüz-i lâ-yetecezza” (bölünmeyen parça) yoktur. Her var olan cisimdir; bu bakımdan var olması sebebiyle Allah da bir cisimdir. Nazzâm pek çok meselede ana mezhep Mutezile’den ayrılmıştır. Bunlar özet olarak şöyledir:

(Nazzâm, “el-kader hayrihi ve şerrihi (hayır ve şerri ile kadere)” sözüne “minnâ (bizdendir)” kelimesini ilâve etti.) Allah Teâlâ, kötülük ve masiyetlere muktedir olmakla vasfedilemez; onlar, Allah Teâlâ’ın kudreti dâhilinde değildir… Kubh (kötü), kabîhin zâti bir sıfatı olduğu zaman, fi’len Allah’a izafe edilmesine mânidir. Allah’tan kabîhin vukuunu tecviz etmek de kötüdür. Bu bakımdan ona engel olması gerekir. Dolayısıyla adaletin faili, zulme kadir olmakla nitelendirilemez.

Allah Teâlâ, gerçekte irade ile vasfedilemez. Fiillerinde dinî bakımdan onlarla vasfedildiği zaman, bununla anlatılmak istenen, bildiği üzere onları yaratan ve inşa eden olmasıdır. Kulların fiillerini mürid olmasıyla vasfedildiğinde anlatılmak istenen onları emreden ve yasaklayan olmasıdır…

Kulların bütün fiilleri, hareketlerden ibarettir. Sükûn ise bir itimad (durma) hareketidir. İlim ve iradeler nefsin hareketleridir. Bu hareket intikâl hareketi değildir. Hareket, hareketlerin isbâtı sadedinde, filozofların söylediği gibi, nasıl, kaç, konum, nerede ve ne zaman gibi herhangi bir değişikliğin başlangıcıdır.

İnsan gerçekte ruh ve nefisten ibarettir; beden ise, ruhun aleti ve kalıbı durumundadır... Ruh, bedenle kaynaşmış; güldeki su, susam ve sütteki yağ misali bütün cüzleriyle kalbe nüfuz eden latîf bir cisimdir. Ruh konusunda en-Nazzâm şöyle demiştir: Ruh öyle bir şeydir ki o kuvvet, güç yetirme (istitâ’a), hayat ve iradeye sahiptir. O, bizatihi güç yetirendir ve istitâ’a fiilden öncedir… Kudreti aşan her fiil, doğası gereği Allah’ın fiilindendir. Yani Allah Teâlâ, taşa taş fıtratını verdi ve ona göre yarattı; onu fırlattığın zaman taş yükselir; fırlatma kuvvetinin son noktasına ulaştığında taş tabii olarak mekânına döner…

Nazzâm, bölünemeyen en küçük parçayı (el-cüz’üllezi lâ yetecezzâ) redd konusunda filozoflara uymuş ve “tafra (sıçrama)” fikrini ortaya atmıştır: Karınca, bir kaya üzerinde baştan başa yürümeye zorlandığında, o sonlu olmayanı kat’edecektir. Peki, kendisi sonlu olan bir varlık sonsuz olanı nasıl kat’edebilir? Karınca, yolun bir bölümünü yürüyerek bir kısmını da tafra ile kat’etmiştir.

Cevher, arazların bir araya toplanmasından ibarettir. Renk, koku ve tatlar cisimdir; ancak bazen cisimler araz, bazen de arazlar cisim olur.

Allah Teâlâ, bütün mevcudatı, şu anda bulundukları hal üzere maden, bitki, hayvan ve insan olarak bir defada yaratmıştır. Âdem’in (aleyhisselâm) yaratılışı evlatlarının yaratılışından önce olmamıştır. Şu kadar var ki Allah Teâlâ, yaratıklarının bazısını bazısında gizlemiştir (kumun). Öncelik ve sonralık, onların yaratılmaları ve hudusları itibariyle değil, gizlendikleri yerden zuhur etmeleri itibariyledir...

Kur’ân’ın i’cazı, geçmiş ve gelecekten haber vermesi yönüyle ve davet edilenleri muarazadan alıkoyması ve Arapların benzerini getirme konusunda cebren ve aciz bırakılarak menedilmesi cihetiyledir. Öyle ki eğer (Allah) onları serbest bıraksaydı, fesahat, belagat ve nazm bakımından benzeri bir sure getirebilirlerdi…

Din gelmeden önce düşünen bir kimse, akıllı ve nazar konusunda yeterli ise, onun nazar ve istidlal ile marifetullah tahsil etmesi gerekir. Akıl, insanın yaptığı bütün fiillerde iyiyi ve kötüyü belirler. İhtiyarın sahih olabilmesi için, insanın içinde bunlardan iyi olanı yapmayı, kötü olandan da kaçınmayı emreden iki hatırlatıcı vardır.

eş-Şehristânî 1975. el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut, I, s. 67–74. 
Çeviren: Osman Karadeniz