4. İslam’da Aklın ve Benin Başkalaşımı: Salt Akıldan Geleneksel Akla, Benden Bize Doğru

Eskiçağ Helen kültüründe Orfeus dininden kaynaklanan bir inanç gereğince insanın doğuştan günahkâr olduğu kabul edilir. Bu inanç, daha sonra Hıristiyanlığın da temellerinden birisini oluşturacaktır. Buna paralel bir şekilde insan aklının doğası gereği yanıldığı inancı, filozofların hareket noktası olmuştur. Aristoteles mantığı, doğru ve tutarlı düşünmeyi sağlayan bir hüner olarak kurulmuştur; çünkü akıl yanılır. Dolayısıyla özü itibariyle yanılmayan bir salt akıl varsayımı, mantığın varlık nedenini ortadan kaldıracaktır. Aristoteles’te aklın yanılmasının nedeni, düşüncelerin tıpkı sayılar gibi süreksiz veya kesintili olmasıdır. Yanılan bir akıl, doğal olarak yardıma ihtiyaç duyacaktır. Helen düşünürleri, bu yardımı tanrılarla veya ontolojik akıllarla bağlantı kurmada aramışlardır. Bu arayış zorunludur; çünkü cisimlerin kendisinden meydana geldiği madde (hyle) doğaca pasiftir, bir ilk hareket ettirici tarafından biçim verilmeksizin cisimler meydana gelemez. Doğal olarak Eskiçağ fiziğine göre cisimler, tıpkı insanın pasif aklı gibi, durağan haldedirler; onları harekete geçiren bir etki olmaksızın eyleme geçemezler. Demek ki ben-akıl-cisim kavramları arasında saf bir bakışım bulunmaktadır. Bu bakışım gereğince benin günahlardan arındırılması, aklın doğru düşünebilmesi ve cismin harekete geçirilmesi için insan dışından bir yardım gereklidir. Platon’un ve Aristoteles’in temellerini attığı bu akıl anlayışı, Yeni-Platonculuğun kurucusu Plotinus’ta sudur teorisi halinde evrimleşecektir. Buna göre insandaki cüzi ve pasif aklı aktif hale getiren, Tanrı’dan sudur etmiş akıllardır. Nihai olarak insanın özgür olmadığı anlamına gelen bu yorum, Batı düşünce tarihinde beşerci (humanist) hareketle birlikte reddedilecektir.

İslam’daysa insan günahsız olarak doğar. Buna paralel olarak pek çok İslam düşünürünün ifade ettiği gibi akıl, hakikati bulmada kendi kendine yeterlidir. Aklın yanılması, onun doğasından değil, yanılmasına yol açan etkenlerden kaynaklanır: ’... balığı unutmuşum, onu bana unutturan şeytandan başkası olamaz...’ (Kur’ân 18: 63). Kur’ân’ın ve peygamberin rolüyse basitçe, bu etkenlerden nefsi arındırmaktır (et-tezkiye). Ancak Helen ve Hıristiyan düşüncesinde arındırma (katharsis), asli günahtan nefsi arındırma anlamındayken, İslam’da zaten günahsız doğan insanın doğru kararlar almasını engelleyen etkenlerden arındırılması anlamındadır. İslam’ın Tanrı’sının yarattığı insana olan güveni, daha doğrusu kendi yaratmasının mükemmelliğine olan güveni tamdır. Her insan hakikati bulabilecek yeterliliktedir. İnsan aklı, özü itibariyle yanılmaz; çünkü insanın düşünceleri esasen kesintisiz veya süreklidir. Akıl, mümkün varlıklarda yaratmanın kesintisiz olması gibi, kesintisiz bir idrak demektir. İnsan aklının kendisine ilişkin bilincinde (eş-şu’ûr) bir bilişsel kesinti (el-ğaflet) düşünülemez. Ancak aklın başkasına ilişkin idrakinde kesintiler ortaya çıkar. Arındırmaysa bu noktada rol oynar. İslam’da istenilen, aklın kendisine ilişkin özidrakindeki süreklilik gibi başkalarına ilişkin idrakinde de aynı sürekliliği sağlamaktır.

Şüphesiz aklın doğası gereği yanıldığını kabul etmek ile Hıristiyanlıkta aynı metafizik zeminde oluşan insanın doğuştan günahkâr olduğunu kabul etmek arasında içten içe derin bir bağ bulunmaktadır. Bu durumda aklı doğruya yöneltmek ile insanı hakikate yöneltmek bir bakıma türdeş olacaktır. Tersinden bakılırsa aklın doğası gereği yanılmadığını kabul etmek ile İslam’da aynı metafizik zeminde oluşan insanın doğuştan günahsız olduğunu kabul etmek arasında düşünülebilecek içsel bağıntıdan dolayı, aklı hatalardan arındırmak ile nefsi arındırmak da bir bakıma türdeş olacaktır. Bu bağıntı bakımından ele alınırsa ne aklın doğru ve tutarlı düşünmesi ne de nefsin kötü seçimlere yönelmesi, insan aklından kaynaklanmaz. Doğal olarak böyle bir durumda yapılması gereken hatalı düşünmeye ve kötü seçimlere neden olan etkenlerden aklın ve nefsin arındırılmasıdır. Üstelik aklın hatalardan arındırılması ile nefsin kötülüklerden arındırılması birbirinden tamamen ayrı düşünülemez. Buysa, yöntem düşüncesi ile ahlak düşüncesini aynı noktada buluşturmaktadır. Yoksa Descartes’ın Ruhun İhtirasları üzerine konuşmalarının, onun “salt aklı”yla ne ilgisi olabilirdi ki?

Modern Batı felsefesinde Descartes gibi filozoflar yanılmayan bir salt akıldan bahsettiklerinde kilise tarafından dinsizlikle suçlanmışlardır. Onlar elbette açıktan açığa bu inancın yol açabileceği zincirleme sonuçlardan bahsetmemişlerdir. Ancak biz bahsedelim: Eğer insan aklı yanılmazsa bu, aynı zamanda asli günah inancının da bir temeli olmadığı anlamına geleceğinden, insanın doğuştan günaha sahip olduğunu reddetmek demektir. Eğer insan günahsızsa, bu durumda Hıristiyanlığın esaslarından birisi olan vaftize, yani asli günahtan arındırma işlemine ve bu işlemi gerçekleştirecek kilise kurumuna ihtiyaç olmayacaktır. Asli günahın reddi, İsa’nın kendisini insanlar için kurban verdiği inancını reddetmek anlamına gelecektir. Ve yine, eğer insan aklı yanılmazsa, aklın harekete geçmesi için tanrısal bir akla veya kutsal bir otoriteye ihtiyaç olmayacağı gibi, insanın doğru düşünmesini sağlayacak bir mantığa da gerek olmayacaktır. Bu durumda cismin de bir dış hareket ettiriciye ihtiyacı olmayacağı açıktır. Helen ve Hıristiyan evren anlayışı içerisinde bu öncüller, açıkça Tanrı fikrinin reddedilmesiyle sonuçlanacaktır.

Felsefe tarihi eserlerinde Müslüman düşünürlerin dinî gerekçelerle felsefeye ve mantığa karşı oldukları kanaatine yaygın bir şekilde yer verilmiştir. Öyle görünüyor ki onların karşı oldukları aklın kendi başına yetersiz olduğu anlamına gelen ezelî bir madde fikri ile bireysel dinamizmi ortadan kaldıran inançlardır. Mantığı reddetmek ile İslam arasında gerçekten böyle bir ilişki olsaydı, Blaise Pascal ve René Descartes gibi modern filozofların da Müslüman olması gerekmez miydi? Yoksa onlar, metafizik anlamda bir bakıma Müslüman mı olmuşlardı? Ve salt akıl fikrini kaybeden, insan aklını yetersiz bulmalarından ötürü Tanrı’dan sudur etmiş ontolojik akıllarla temas kurma peşinde olan kimi Müslüman filozoflar ve sufiler, metafizik anlamda bir bakıma Hıristiyan mı olmuşlardı?