4. Selef Mezhebini Belirleme Hakkında: er-Râzî

Allah’ın kitabında, bizim için bilinemeyecek şeylerin varlığı caiz midir?

Bil ki birçok fakih, hadisçi ve mutasavvıf bunu caiz görürler; kelamcılar ise bunu reddederler ve bu görüşlerini ayet, hadis ve akılla delillendirirler. Ayetlere gelince onlar çoktur: 

1. Allah şöyle buyurur: “Kur’ân’ı (araştırıp) düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (Kur’ân 47: 24). Burada Kur’ân üzerinde düşünmeyi emretmektedir. Şayet Kur’ân anlaşılmayacaksa, bu durumda nasıl onun üzerinde düşünmemizi emretsin? 
2. Allah’ın şu sözü: “Kur’ân’ı düşünüp durmuyorlar mı? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, orada kesinlikle çelişkiler bulurlardı” (Kur’ân 4: 82). Öyle ise nasıl oluyor da Allah, insanlar için anlaşılmadığı halde, çelişki halinde çelişkiyi reddetmeyi bilmek için onun üzerinde düşünmeyi bize emreder? 
3. Allah şöyle buyurur: “Şüphesiz bu (Kur’ân), âlemlerin Rabbi’nden indirilmiştir. Onu kalbine, uyarıcılardan olman için, apaçık bir Arapça dille Ruhu’l-Emin (Cebrail) indirdi” (Kur’ân 26: 192–195). Eğer o, anlaşılmamış olsaydı, Peygamber’in onunla uyarması nasıl mümkün olacaktı? Ve buradaki “apaçık bir Arapça dille” sözü, onun Arap dili üzere nazil olduğuna delalet eder; hal böyle olunca onun malum olması gerekir. 
4. “...onlardan onun iç yüzünü araştırıp ortaya çıkaranlar (istinbat edenler) onu kesinlikle bilirlerdi” (Kur’ân 4: 83) sözü, onunla istinbat (delil getirerek bir şeye varmak), ancak manasını kuşattıktan sonra mümkün olabilir… 
10. Allah’ın şu sözü: “Bu insanlara bir tebliğdir ve bununla uyarılsınlar…” (Kur’ân 14:52). Bu takdirde, malum olmadığı halde, nasıl anlaşılır (beliğ) olacak ve nasıl kendisiyle uyarma vuku bulacak? Ayetin sonunda “…akıl sahipleri öğüt alsınlar diye” buyurdu. Şayet malum olacaksa ancak böyle olabilir…

Haberlere gelince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Size öyle bir şey bıraktım ki onu sımsıkı bağlanırsanız, asla sapıtmazsınız: Allah’ın kitabı ve benim sünnetim ve benim neslim.” Bir şey bilinmediği halde kendisine bağlanmak nasıl mümkün olabilir?

Hz. Ali (ra), Hz. Peygamber’den (sav) şöyle aktarıyor: “Allah’ın kitabı(na yapışmak) gerekir. Onda sizden öncekilerin ve sonrakilerin haberleri vardır; o aranızda bir hakemdir. O, iyi ile kötüyü birbirinden ayırır; o oyun değildir. Azgınlardan kim onu terk ederse, Allah onun belini kırar, kim onun dışında hidayet ararsa, Allah onu sapıklıkta bırakır (hidayete erdirmez). O Allah’ın metin ipidir; hikmetli öğüdüdür; müstakim yoludur. O öyle bir kitaptır ki nefisler onunla sapıtmaz, âlimler onu doymaz. Onu ne kadar reddederlerse etsinler, ondan bir sonuç çıkmaz. Onun mucizeleri bitmez. Kim onunla konuşursa doğru söyler; kim onunla hükmederse adalet eder; kim onunla düşmanlık ederse kurtuluşa erer; kim ona çağırırsa, doğru yola varır.”

Akli delillere gelince; bunlar birkaç kısımdır. Evvela, eğer Kur’ân’da kendisine ulaşmaya yol bulamayacağımız şeyler bulunsaydı, bu hitap edilenler, Arapça değil, zenci dilinde olurdu ki bu da caiz değildir. İkinci olarak, burada kelamdan maksat anlamaktır; şayet anlaşılmış olmazsa bu kesinlikle abes olurdu. Üçüncü olarak, meydan okuma, Kur’ân ile vakidir; eğer malum olmazsa kendisiyle meydan okuma caiz olmaz. İşte bunlar Kelamcıların sözlerinin tamamıdır…

Onların muhalifleri; ayet, haber ve akli deliller getirdiler. Ayete gelince, iki kısımdır:

1. Müteşabihat konusunda Allah’ın şu sözü: “Onun te’vilini ancak Allah bilir” (Kur’ân3: 7). Burada vakıf (durmak) lazımdır… 
2. Sure başlarındaki huruf-ı mukatta’alar.

Habere gelince Peygamber (as)’in şu sözü: “Bazı ilimler vardır ki gizli durumdadır; onu ancak Allah’ı tanıyan âlimler bilir. Bunu onlara söyledikleri zaman Allah’ı yüceltenler (izzet ehli) onu yadırgarlar.”

Akli delile gelince; onlar da şudur: Mükellef tutulduğumuz fiiller iki kısımdır: Genel olarak, aklımızla, namaz, zekât ve oruç gibi onlardaki hikmetleri bildiğimiz fiiller: Şüphesiz namaz, yaratıcı için tevazu ve yakarmadır. Zekât muhtaçlara bir yardımdır (ihsan). Oruç, nefsi dizginlemedir (kahr). Hacdaki fiiller gibi hikmet yönünü anlamadığımız fiiller: Şüphesiz biz, (şeytana) taş atma, Safa ve Merve arasında sa’y etmedeki hikmetleri bilmiyoruz.

Sonra muhakkik âlimler şunda ittifak ettiler: Allah Teâlâ’nın, nasıl ki birinci nevi ibadetleri kullarına emretmesi güzel ise, ikinci kısımdakiler de aynen öyle güzeldir. Çünkü birinci çeşit ameller, itaat etmenin kemaline delalet etmez. Şu ihtimalle ki emredilenler, onlardaki maslahatları akılla bildiği için yerine getirmiştir. İkinci tür amellere gelince, onlar, boyun eğmenin kemaline ve teslim olmanın doruğuna delalet eder; çünkü onlardaki maslahatı bilmeden yapılan işler, elbette, sırf boyun eğme ve teslimiyetle yerine getirilebilir. Fiillerde durum böyle olunca, niçin sözlerde böyle bir durum caiz olmasın?..

er-Râzî, Fahruddin 1935. Esasu’t-Takdis fi İlmi’l-Kelam, Mısır, s. 172–177.
Çeviren: Osman Karadeniz