5. Malumatın Taksimi Hakkında: Kâdı Beydâvî

Kâdı Muhammed Nâsıruddin Beydâvî (ö. 685/1287), Şiraz yakınlarındaki Beydâ’da doğmuş, tahsilini burada tamamlamıştır. Daha çok tefsir, kelam ve fıkıh dallarında iyi bir eğitim görmüş; ancak pek çok İslami ilimler sahasında eser yazmıştır. Günün şartları, felsefi ve tabii ilimler alanında da derin vukufu vardı. Kendisinden önce felsefe ile kelamı mezcetme konusunda, Razi ile Amidi’nin gayretlerini biraz daha ileri safhaya götürmüş, gelecekte pek çok kelamcıya etki etmiştir. Böylece kendisinden öncekiler gibi felsefi kelam yolunda epeyce gayret sarf etmiştir. Beydâvî, Şiraz’da Kâdılık yapmıştır. Rivayete göre daha sonra üstadı Muhammed b. Muhammed Kethânî’nin tavsiyesiyle kadılığı terk etmiş ve 650/1252 senelerine doğru Tebriz’e gelip yerleşerek 685/1286’da vefatına kadar orada kalmıştır. Tebriz’de akli ve nakli ilimler sahasında tahsil görmüştür. Beydâvî, Kelam alanında Tavali’u’l-envar; tefsirde ise Envaru’t-tenzil adlı eserleriyle meşhur olmuştur. Eşari olmasına rağmen tefsîri özellikle Osmanlı medreselerinde asırlarca ders kitabı olarak okutulmuştur. Envârü’t-tenzîl, İslam dünyasında pek çok defa şerh ve haşiyeleri ile birlikte basılmıştır. Adı geçen eserleri dışında, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Kelâm, Mantık ve Dil konularında te’lif etmiş olduğu eserlerden en önemlileri şunlardır: Minhâcu’l-Vusûl ilâ ilmi’l-usûl, Şerhu mesâbîhu’s-sünne, Nizâmu’t-tevârîh.

Malum, ya dış dünyada (hariç) tahakkuk edendir; bu mevcut (var olan) adını alır. Yahut böyle değilse bu da madumdur (yok olan). Bizden bazı âlimler malumu üç kısma ayırmışlardır: Şöyle dedi: Tahakkuk etmiş olan, eğer nefsi itibariyle tahakkuk etmişse o mevcuttur; şayet başkası itibariyle tahakkuk etmişse o ’hal’ adını alır. Cinsler ve fasıllar gibi. Halin tarifi şöyledir: Bizzat mevcut ve madum olmayan, mevcut olanla var olan (kaim bi-mevcud) bir sıfattır.

Mutezile’nin ekseri şöyle dediler: Malum, eğer, nefsi ile tahakkuk ederse o şeydir ve vardır (sabit). İmkânsız olan (mümteni) gibi tahakkuk etmemişse o yoktur (menfi). Eğer var olanın dış dünyada bir varlığı varsa o mevcuttur; böyle değilse o yoktur (madum). Onlar ayrıca madumu yok diye de isimlendirirler. Var olan (sabit) mevcuttan, madum da menfiden daha genel bir anlamdadır.

Onlardan hali kabul edenler, bir kısım daha ilave ettiler ve şöyle dediler: Var olan, eğer mevcudiyetinle müstakil ise o mevcut olan zattır; şayet müstakil değilse o zaman haldir.

Filozoflar şöyle dediler: Bilinmesi her doğru (sahih) olanın (dış dünyada) tahakkuku var ise o mevcuttur. Eğer bu özellik kendisinde yoksa bu da madumdur. Sonra mevcudu, zihni ve harici olmak üzere ikiye ayırdılar. Harici olanı, zatından dolayı (li-zatihi) yokluk kabul etmeyen (adem) Vacib ve yokluk kabul eden mümkin olmak üzere ikiye ayırdılar. Mümkini, bir mevzuda, yani yer aldığı şeyle kaim olan bir mahalde bulunana araz; böyle olmayanı da cevher diye ayırdılar.

Kelamcılar, mevcudu, varlığının evveli olmayan Kadim ve evveli olan muhdes diye ikiye ayırdılar. Muhdesi de yer kaplayan cevher veya cevherde yer alan araz ve bu ikisine karşılık gelen (mütehayyiz ve hal olmayan) diye ayırdılar. Sonra (Kelamcılar) onu (mütehayyiz ve hal olmayan) imkânsız gördüler; çünkü bu sonuncu tahakkuk etseydi, Allah Teâlâ’nın bunda ortak olması (müşareket), diğerinde muhalefeti söz konusu olurdu; bu takdirde de terkip gerekir. Sonra arazlarda, özellikle olumsuz durumlarda, iştirakin (ortak olma) terkibi gerektirmediği hususu reddedildi.

Kâdı Beydâvî 1991. Tavali’u’l-envar, tahkik: Abbas Süleyman, Beyrut, s. 75–76.  
Çeviren: Osman Karadeniz