7. İyiliği Emretmek ve Kötülüğü Nehyetmek: Kâdı Abdülcebbâr

Kâdı Abdülcebbâr (ö. 415/1025), İran’ın Hemedan bölgesinde tahminen 320325 yılları arasında doğmuştur. Temel eğitimini Hemedan ve Esedabad bölgesinde yapmıştır. Özellikle fıkıh, hadis ve kelam tahsil etmiştir. Ayrıca İsfahan, Basra ve Bağdat’ta bulunmuş ve oralarda eğitimini tamamlamıştır. Basra Mutezilesinin meşhur kelamcısı ve Şafii fukahasındandır. Mutezilenin son büyük imamı ve kelamcısı olarak kabul edilir. Büveyhîler döneminde baş Kâdılık (Kâdıulkudat) görevinde bulunmuştur. Büveyhoğullarından ilme değer veren vezir Sâhib b. Abbâd (ö. 385/959), Kâdı Abdulcebbar’ın ilmini takdir etmiş, kendisini Rey’e dâvet ederek himayelerine almıştır. Nihayet Re’y’de tedris görevinde bulunmuş ve burada 415 yılında vefat etmiştir. Devrin çeşitli ilimleriyle meşgul olmuş, 400 bin sayfa civarında eser te’lif ettiği söylenir. Kendisinden önceki Mutezili alimlerin görüşlerini sistematik bir halde bir araya getirmiş ve devrinde bağlı olduğu mezhebe yeni bir ruh kazandırmıştır.

Mutezile usulüne dair yazdığı Şerhu Usuli’l-Hamse ve yirmi ciltlik el-Muğni, Tesbitü Delaili’n-Nübuvve, Tenzihu’l-Kur’ân ’ani’l-Meta’in… adlı eserleri, Mutezilî düşünce hakkında en önemli kaynak eserlerdir.

Bu “beş esas” üzerine ilk olarak yazı yazan kişinin Ebû’l-Huzeyl, daha sonra Cafer b. Harb ve Kâdı Abdülcebbar olduğu ifade edilmektedir. Mutezile’ye göre, bu beş ilke İslam düşüncesi çerçevesinde tartışılan tüm konularla ilişkilidir. Kâdı Abdülcebbar kendisine yöneltilen “düşüncenizi neden bu beş ilke ile sınırlandırdınız?” sorusuna şu cevabı vermiştir:

“Hiç kuşkusuz, bize karşı çıkan grupların her birinin ihtilaf ettikleri konular, bu beş ilkeden birinin kapsamına girmektedir. Mülhide, Tabiiyyun ve Müşebbihe gibi ekollerin ihtilafları tevhidi ilgilendirmektedir. Cebriye fırkasının ihtilafı adalet konusu kapsamındadır. Mürcienin ihtilafı vaad ve vaîd ilkesiyle ilgilidir. Haricilerin ihtilafı el-menzile beyne’l-menzileteyn ilkesini ilgilendirmektedir. İmamiye mezhebinin ihtilafı ise emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker esasına aittir.”

Beş esasın tesbiti ile ilgili bazı fikir ayrılıkları vardır. Kâdı Abdülcebbar tevhid ve adl, yani adalet ilkelerini esas kabul etmekte ve diğerlerini adl ilkesine dâhil etmektedir.

Önce emir, nehiy, maruf ve münkerin hakikatini açıklayalım. Emir, rütbe bakımından kendisinden aşağıda olana birinin söylediği ’yap’ sözüdür. Nehy de yine birinin, kendisinden rütbece aşağıda olana söylediği ’yapma’ sözüdür.

Marufa gelince, o, failinin, iyi (hasen) veya iyiye delalet eden şeyi bildiren her fiildir; bu sebeple Allah Teâlâ’nın fiilleri hakkında, güzellikleri ve ona delalet eden şey bilinmediği için, ’maruf’ kullanılmaz.

Münker ise, failinin çirkinliğini ve ona delalet eden şeyi bildiği her fiildir. Allah Teâlâ’dan çirkin bir fiil vuku bulsa, buna münker denmez; çünkü onun çirkinliği veya kendisine delalet eden şey bilinmez.

Bu cümleyi anladığın zaman, bil ki, “iyiliği emredip kötülüğü yasaklamanın” (emr-i bi’l-ma’ruf ve’n-nehy ani’l-münker) vacip olduğunda bir ihtilaf yoktur. İhtilaf, ancak, bunun aklen mi, yoksa naklen (şer’an) mi bilinip bilinmeyeceği hususundadır. Ebû Ali şu görüştedir: Bu, akıl ve naklen bilinir. Ebû Hâşim ise, onun ancak bir konuda naklen bilinebileceği görüşündedir. Bu da bir kişinin, bir başkasına zulmettiğini müşahede etmen ve bunun da senin kalbine bir öfke ve acı vermesi, nefisten bu zararı defetmek için o fiilden nehyetmen gerekir.

Emr-i bi’l-ma’ruf ve’n-nehy ani’l-münkerin gerekliliğine, nakilden delalet eden şeye gelince, kitap, sünnet ve icmadır.

Kitaptan delil Allah’ın şu sözüdür: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz” (Kur’ân 3: 110) Allah Teâlâ, bundan dolayı bizi medhetmiştir; eğer bunlar yapılması gereken şeyler (vacibat) olmasaydı, böyle yapmazdı.

Sünnete gelince, o, Nebi’nin (as) şu sözüdür: “Allah’a isyan edildiğini gören hiçbir göz (kişi) yoktur ki onu değiştirinceye veya oradan ayrılıncaya kadar göz kapağını oynatmaz.”

İcmaya gelince, onda müşkil yoktur; zira onlar bu konuda ittifak etmişlerdir.

Sonra emr-i bi’l-ma’ruf ve’n-nehy ani’l-münker için birtakım şartlar vardır ki onların varlığı ile gerekli olur, yokluğu ile de düşer.

Birincisi şudur: Emredilen şeyin maruf, nehyedilenin ise münker olduğu bilinmesidir. Aksi halde bu bilinmezse, kişinin münkeri emretmesi, marufu yasaklaması konusunda emin olunamaz. Bu da caiz değildir. Bu durumda galip zan, ilim makamında değildir.

Diğer bir şart, içki aletlerinin hazırlanmış, oyunların hazır ve çalgı aletlerin toplanmış bir şekilde görmesi gibi münkerin ortada olduğunun bilinmesidir. Bu durumda, burada zann-ı galip ilim makamındadır.

Diğer şart, kendisinden daha büyük bir zarara götürmesinin bilinmesidir. Şöyle ki, şarap içmeyi nehyetmek bir Müslüman topluluğun katline veya bir mahallin yanmasına sebep olacağı bilinse veya zannı galebe çalarsa gerekmez. Gerekmediği gibi, güzel de değildir…

Bil ki emr-i bil’l-ma’ruftan maksat, marufu gerçekleştirmek; nehy-i ani’l-münkerden maksat ise münkeri yok etmektir. Amaç kolay bir iş üzerinde olursa daha zor bir işe dönmek caiz olmaz. Bu husus aklen ve şer’an bilenen şeylerdendir. Akla gelince, bizden biri, amacını kolay işle elde etme imkânını bulduğu zaman, ondan zor olan bir emre dönüşü caiz değildir. Şer’an olana gelince Allah’ın şu sözüdür: “Eğer müminlerden iki grup, mukatele ederlerse, onların aralarını düzeltin. Şayet biri diğerine saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla mukateleye devam edin…” (Kur’ân 49: 9). Görüldüğü üzere Allah Teâlâ önce, aralarını ıslah etmeyi; bundan sonra, mukatele sona erinceye kadar sonra geleni emretti.

Kâdı Abdulcebbâr 1965. Şerhu’l-usuli’l-hamse, Tahk. Dr. Abdulkerim Osman, Kahire, s. 141–144. 
Çeviren: Osman Karadeniz