8. İslam’da Tarih: Haber ve Tecrübe

İslam bilgeliğinde, ister tecrübe içi alandan gelip niteliği tecrübe yahut deney olsun, isterse tecrübe dışı alandan gelip niteliği vahiy olsun, bir kimsenin başkalarına ilettiği bütün bilgiler haber başlığı altında ele alınır. Böylece İslam bilgeliğinde tarih, hatta genel olarak bilim, gözlem ile haber arasındaki hassas ilişkiye dayanır. An itibariyle gözlemlediğimiz her şey tecrübedir; ancak bu tecrübe, olay anını ve mahallini tecrübe etmeyen birisine sözlü veya yazılı olarak iletildiğinde gözlem haber niteliği kazanır. Öte yandan haber gerçekleştiğindeyse gözlem veya tecrübe konusu hale gelir.

Tarih bilimi, İslam bilgeliğinde ilk oluşan bilgi alanlarından birisi olup, birisi geleneksel Arap maddeci dünya görüşüne dayanan Arap vakanüvisliği ve hikâyeciliği ile Arap şiiri, öbürü İslam dininin özellikle iman ve hukuk ilkelerine dayanan şahitlik olmak üzere iki temel üzerinde oluşmuştur. İslam öncesinde Araplar söz aktarma ve durum tasvir etme konusundaki becerilerini birinci temelden almışlarken, bu becerinin hangi ölçüler içerisinde kullanılacağını ikincisinden kazanmışlardır. Böylece Kur’ân’ın tedvininden (ayetlerin yazılı olduğu sayfaların –suhuf– kitap halinde bir araya getirilmesinden) sonra Hz. Muhammed’in sözleri ile onun tutum/davranışlarının tasvirinden oluşan hadislerin belirli ölçüler içerisinde kayda geçirilmesi çerçevesinde öncelikle hadis bilimi meydana gelmiş, daha sonra bu bilimin yapısı ve ölçüleri içerisinde zaten kısmen teşekkül etmiş olan, başka toplumlara ve yerlere ilişkin bilgiler derlenerek hadis biliminden bağımsız bir tarih bilimi meydana gelmiştir. Hadis bilimindeki, genel olarak İslam tarih bilimindeki haber kavramını somutlaştırırsak, Hz. Muhammed’den duyulan bir söz veya gözlemlenen bir davranışın aktarılması veya betimlenmesinde kullanılan ölçüt ve değerler, bir binanın veya savaşın tasvirinde veyahut işitilen bir kelimenin aktarılmasında kullanılan ölçütlerle yaklaşık olarak aynıdır. Tarihsel ölçüt ve değerlerin uygulandığı nesneler olmaları bakımından Hz. Muhammed, bina, savaş veya kelime arasında bir fark yoktur. İslam tarihçiliğinin gelişiminde hem psikolojik hem de ahlaki ölçütler, bizzat sahabe tarafından oldukça erken belirlenmiştir. (a) Zihinsel yetileri zayıf olduğu için yanılan, (b) yalan söyleyen, (c) hevasına düşkün olup insanları bidate yönelten ve (d) ezberleyemeyip ezberinden anlatamayan kimselerden hadis kabul edilmez. Hadis bilginleri bu ölçütlerin sayısını artırsalar da gerçekte sadece iki çeşit ölçüt kabul edilmiştir; bunlar zihinsel ve ahlaki nitelikli ölçütlerdir. Hz. Muhammed’in sözünü bizzat işiten ile o sözü ilk işitenden işiten, hadis aktarım zincirinde doğal bir sıradüzeni oluşturur; bu sıralama asla değiştirilemez. Sıralamayı değiştirmek, yalan söylemektir. Bu yüzden genel olarak İslam tarih metodolojisinde, okur açısından sıkıcı görünen uzun râvî zincirlerinin sıralanması, teknik olarak haberin kendisinden daha önemlidir.

Şahitlik kavramı, hem olay anında duyularla idrak etme (gözle görme, kulakla işitme vd.) anlamını, hem de İslam hukukunda bir iddia lehinde veya aleyhinde tanıklık yapma anlamını taşıdığı için, gerek hadis gerekse tarih biliminde maddeci ve dinî temellerin birleştiği söylenebilir. Bu yüzden, hadis metinlerinde bu iki özelliği birden görebiliyoruz; birbirlerinden işittiklerini ifade eden şahitler zincirinin sonunda ilk şahidin Hz. Muhammed’in ’şöyle dediğini işittim’ veya ’şöyle yaptığını gördüm’ şeklinde, hangi duyu organıyla tanıklıkta bulunduğunu belirten ifadeler mutlaka yer alır. Şahit kavramının diğer bir özelliğiyse tarih biliminin temelini oluşturan haberin tecrübe ötesi (ğayb) doğasıyla ilgilidir; zira duyularla tecrübe edilebilir olan şahit olunandır, böyle olmayansa gayb yani tecrübe ötesidir. Gerek hadis gerekse tarih biliminin ele aldığı konuların tamamı, hatta İslam dininin temelini oluşturan Kur’ân’ın bizzat kendisi ile onu getiren vahiy kurumu, nihai olarak olay anında ve yerinde bulunmayan kişinin, orada bulunan kişiden aldığı haber kavramına dayanır. Dolayısıyla, genel olarak İslam’da tarihçilik hakkında söylenebilecekler, hadisler için, hatta Kur’ân için, nihayet bütün bir İslam dini için de söylenebilir. Bu nedenledir ki hadis alanında ilk oluşturulan çalışma alanlarından birisi râvîlerin güvenilirliğini konu alan ricâl ve tabakât eserleridir. Aynı sebepten dolayı özgün İslami araştırmalar bir kenara, genellikle Batı cephesinden kaynaklanan İslam eleştirilerinin odak noktası çoğunlukla hadis bilimi ve hadisler olmuştur. Çünkü Hıristiyanların İslam eleştirilerinin odak noktası, Kur’ân’ın, Arî bir keşişin İncil’den anlattıklarının Hz. Muhammed tarafından yeniden düzenlendiği iddiasıdır. Hadis biliminin temelleri çürütülebilirse, İslam’ın tamamen üzerine kurulduğu haber kavramı da çürütülebilecektir. Ne var ki hadis veya tarih biliminin teorik çerçevesi bu saydıklarımızla sınırlı değildir ve bu çürütme sevdası da sanıldığı kadar kolay ve tek taraflı olmayacaktır.

Haberin tecrübe ötesi alandan (gayb) veya tecrübe içi alandan (şahit) gelmiş olması arasında bazı ilişkiler ve farklar vardır. Bir kere tecrübenin bu iki alanı arasında keskin bir sınır yoktur; tecrübe içi alanda bulunan şeyler, bütün özellikleriyle tecrübeye açık olmaması bir yana; tecrübe içi alanda yer alan bazı olgular, zamandaki boyutları bakımından doğaca tecrübe ötesine geçmeye elverişlidirler. Bununla birlikte aynı tecrübe içi olgunun, uzak geçmişi veya geleceği, eşit şekilde tecrübe ötesidir. Çağdaş bir örnek vermek gerekirse laboratuvarda gözlemcinin belirli bir hipotez doğrultusunda, duyuları ve gözlem aletleriyle elde ettiği veriler onun için genel anlamda tecrübe, özel anlamdaysa deneydir; ancak bu tecrübenin/deneyin sözlü veya yazılı tasviri, başkaları için bir haberdir. Demek istiyorum ki biyoloğun gözlemlediği bakterilere veya fizikçinin gözlemlediği parçacıklara ilişkin verdiği haberin doğruluğuna, uzman olmadığı halde ve böyle bir tecrübede bulunmadığı halde pek çok kişi inanır. Halbuki onların bu inancı, tecrübeden değil haberden kaynaklanmıştır. Bilimsel olgularla ilgili bu örnekte insanların inanmasının nedeni, bilim insanının kişisel güvenilirliğinden ziyade, o tecrübenin başka insanlar tarafından da edinilebileceğine duyulan güvendir. Ne var ki insanoğlunun 20. yüzyıl tecrübeleri, bilim insanının verdiği haberin başkaları tarafından da gözlemlenebileceğini reddetmese de, bu haberin inceleme konusuyla ilgili gerçeği açıklamada yeterli olmadığını göstermiştir. Yani laboratuvardaki gözlemci, B gibi bir etkiyi veya olayı inceliyor olsun; hipoteziyse “A nedeninin B etkisine yol açtığı” olsun; gözlemci hipotezini doğrulayan deneylerden sonra “A nedeninin bulunduğu zaman ve uzamda B etkisinin de bulunacağı” biçiminde ifade ettiği yasayı ilan eder. Ancak gözlemci, yasa terimine ve onun içerdiği kesinlik, zorunluluk, evrensellik gibi niteliklere müracaat ettiğinde, onun kendisini insanüstü yeteneklere sahip bir varlık olarak gördüğünü, Descartes’ın deyişiyle evrendeki hiçbir şeyin kendisinden gizli kalamayacağına inandığını anlarız. Yukarıda belirttiğimiz gibi insanoğlunun 20. yüzyıldaki birikimi, ne neden-etki ilişkisiyle ilgili deneylerin evrensel ve zorunlu bir yasayla sonuçlanabileceğini, ne de bu ilişkiyi gözlemleyen bilim insanının sanıldığı kadar kolay bir şekilde değerlerini ve dünya görüşünü portmantoda askıda bırakabileceğini göstermiştir. Başka bir deyişle gözlemci, sıradan tecrübede varolduğu kabul edilen öznel süreçleri, gözlemlediği nesneye atfetmekten laboratuvarda tamamen kurtulamaz; bu yüzden deney tecrübeden farklıdır, ama ikisi arasında bir uçurum da yoktur.

Demek ki tecrübe içi alanda yer alan bazı şeyler ve olgular, zamanla tecrübe ötesi alana geçebilmekte, tecrübe içi alanda ortaya çıkmış olmalarına rağmen onları tekrar gözlemleme imkânı ortadan kalkmaktadır. Bu yüzdendir ki İslam’da sadece gelecekteki (ms. ölüm sonrası hayata ilişkin) şeyler ve olaylar değil ayrıca tecrübe edilemeyecek kadar geçmişte kalmış şeyler ve olaylar da tecrübe ötesi (gayb) olarak nitelendirilir. Öte yandan, İslam metafiziğinde, tecrübe ötesi geleceğin tecrübe içine dönüşmesi veya tecrübe ötesi geleceğe ilişkin haberin (el-v’ad) gerçekleşmesi (elva’îd) gibi bir süreç de söz konusudur. Genel olarak Kur’ân’ın tecrübe ötesi geleceğe ilişkin verdiği haberlere konu olan şeylerin ve olayların, insanlar tarafından tecrübe edileceği inancı, İslam iman sisteminin çekirdeğini oluşturur. İslam’da derin bilgi veya bilimde derinleşmekle (rusûh fî’l-’ılm) kastedilen şeylerden birisi, tecrübe içi alandayken tecrübe ötesi geçmiş ile tecrübe ötesi geleceği okuyabilme becerisidir; çünkü diğer insanların tecrübe ötesiyle ilgili olarak idrakleri kapalıdır (el-ğaflet). Bu bakımdan Hz. Muhammed’in söylediği gibi, peygamberler ile bilginler akrabadırlar; çünkü biri vahiyle diğeri tecrübeden elde edilmiş ön/geri/içgörüyle de olsa, bir bakıma her ikisi de tecrübe ötesinden haber verirler.