9. İslam: Dinamik Bir Düşünme Sistemi

İslam bilgeliği ile Helen bilgeliği arasındaki en köklü ayrım noktası, birincisinin dinamizm tutkusuna karşın ikincisinin durağanlık tutkusudur. Eskiçağ Helen felsefesindeki en güçlü şekilde savunulmuş tezlerden birisi, bu evrenin hiçlikten değil Tanrı ile birlikte ama ondan bağımsız olarak ezelden beri varolan bir maddeden (hyle) meydana geldiğidir. Onlara göre yokluk ve yoksunluk birbirinden farklıdır. Yokluk, varolamayacağı gibi düşünülemez de. Bu yüzden genel olarak Helen filozofları hiçlik veya yokluk fikrine sahip değildirler; felsefede ontolojik bir aksiyom olarak “hiçbir şeyden hiçbir şey çıkmaz.” Bunun bir kanıtı da Helen matematiğinde sıfır sayısının bulunmamasıdır; varlık ile düşünce özdeş sayıldığı ve yalnızca varolanların düşünülebileceği kabul edildiği için, “hiçbir şey” demek olan sıfır düşüncesi de mümkün değildir. Buna karşın hiçlik veya yokluk, İslam varlık anlayışının (ontoloji) temellerinden birisidir. İslam metafiziğinde varlık, sadece yoktan ve hiçten yaratılan bir şey değil, sanki Tanrı’nın elinde tuttuğu ve bıraktığı anda yokluğa düşüp kayboluverecek bir şey gibi düşünülmüştür. Allah bu evreni, bir maddeden değil hiçten ve yokken varetmiştir; ne var ki bu ’hiç’, madde anlamında değil “hiçbir şey” anlamındadır.

Karşıtların veya uçların oluşturduğu dialektik, felsefi düşünme için de vazgeçilmez bir ilkedir; ancak felsefi düşünmede gerilim yüksek değildir veya gerilimin sona ereceği bir nokta varsayılır. Dolayısıyla karşıtların ortası veya uçların denge noktası felsefede sabitken, İslam bilgeliğinde böyle değildir. Felsefede sıklıkla sorulan sorulardan birisi olan, araştırmacının hakikate ulaştığını nereden anlayacağı sorusu, arayışın sona erdiği anlamına gelen zihnin sükûnetiyle (sukûnu’n-nefs) cevaplanmıştır. Karşıtların bende yarattığı akli ve ahlâki gerilim, İslam bilgesinin yaratıcılık kaynağıdır. Bu gerilimin mutlak bir orta noktaya veya çözüme bağlanması, yani düşünen benin sükûnete girmesi veya huzura kavuşması, İslam bilgesinin yaratıcılığının da sonu demektir. Başka bir deyişle Helen düşüncesinde olduğunun aksine İslam bilgesinin, hakikat yolunda olduğunun psikolojik belirtisi, ondaki arayışın ve huzursuzluğun devam etmesidir. İslam bilgeliğinin Helenleşme süreci, ondaki dinamizmin sükûnete dönüşmesi sonucu, özgürlüğünü ve yaratıcılığını kaybetmiş, klasik bir terimle içtihat kapısı kapanmıştır. Sükûnet veya atalet, İslam bilgeliğinin metafizik temelleri bakımından hiçbir şekilde ona ait değildir. İslam bilgesinde karşıtların oluşturduğu akli ve ahlaki gerilim dengelenip sükûnet oluştuğunda, ondaki yaratıcılığın da sonu gelmiş demektir. Aynı sebepten dolayı felsefede insanın sahip olabileceği gerçek bilgi koşulsuz (kategorik) iken, İslam bilgeliğinde bilginin genel özelliği onun koşullu ve çokseçenekli olmasıdır. İslam bilgeliğinin bu genel özelliği, İslam dininin kendisini de belirlemiştir. Cennet ile cehennem gibi iki karşıt uç arasında kalan mümin birey, kendisini bunlardan birisinde sabitlendiği düşüncesine kapıldığında, İslam’ın sınırları dışına çıkmasa bile, İslam iman üslubundan sapmış demektir.

Pek çok din kendisini, kutsal metinde sabitlenmiş bir iman sistemi çerçevesinde tanımlar. İslam dini de bu gelenekten etkilenerek Kur’ân merkezinde tanımlanagelmiştir; yani İslam denildiğinde Kur’ân ve sünnet ekseninde sabitlenmiş bir iman sistemi anlaşılır. Ancak bu, İslam’ın Helenleşmesiyle onun metafizik temeline aşılanan durağanlık ilkesinin bir sonucudur. Episteme veya doğa yasası, insanın dışında oralarda bir yerlerde Platoncu bir deyişle hatırlanmayı, modern bir deyişle keşfedilmeyi beklemektedir. Bu anlayışla evrim geçirmiş İslam bilgeliğinde insanla birlikte bir anlam ifade eden Kur’ân veya İslam, insandan ve dünyadan kopartılarak gnostik bir tablete dönüştürülmüş, insandan ve dünya gerçekliğinden bağlantısı kopartılan bu tabletteki öğretilerin, olanı, düpedüz olmasına gerekene çevirebileceğine inanılmıştır. Kur’ân’da belirtildiği üzere iki türlü yasa vardır: Birincisi insanın içerisinde yaşadığı ve Kur’ân’da âdetullah veya sünnetullâh terimleriyle ifade edilen olanla ilgili doğal düzenliliklerdir. İkincisi Tanrı’nın, insanın ve dünyanın nasıl olması gerektiğine ilişkin buyruklarını ifade eden ilahi yasaları, yani şeriat veya hudûdullâhtır (Allah’ın Sınırları; Kur’ân 2: 187, 2: 229–230, 65: 1). Olanın yasaları ile olması gerekenin yasaları arasında yer alan insan aklı, ikisinin statik değil dinamik bir şekilde dengelendiği, yani İslam dininin oluştuğu yerdir. Demek ki Kur’ân İslam’ın kaynağıdır ama İslam değildir; çünkü ondaki buyruklar, olanın yasalarının bulunduğu yerle, yani evrenle ilgilidir; olanın yasaları hiçbir şekilde İslam değildir; akıl da İslam değildir. İslam, bir bakıma bu karşıtlar arasındaki aklın sürekli, samimi ve çileli arayışıyla kurduğu dinamik dengedir.