BÜYÜK SELÇUKLU’DAN MOĞOL İSTİLASI’NA

İslam’ın doğuşu ve ardından Müslümanların Medine’ye hicretinden itibaren, bir asırdan kısa sürede İslam, Kuzey Afrika ve İber yarımadasından merkez Asya ve İndus nehrine kadar yayıldı. Ele geçirilen topraklarda pek çok millet, din ve dil yaşıyordu. Bu süre içinde İslam siyasetinin kategorileri, İslam’ın yayılışı ve yabancı üyelerin İslam toplumuna katılımıyla orantılı olarak gelişti. İslam’ın ilk on yılında Kur’ân, Müslümanlar dışında kalan bilhassa Arapları, daha sonra İslam toplumunda müsamaha edilen ve korunan Zimmîler diye adlandırılacak ehl-i kitâb, yani Hıristiyanlar ve Yahudiler ile putperestler olmak üzere ikiye ayırmıştır. Ehl-i kitâb İslam’a dostluk kabiliyeti bakımından kendi içinde öncelikle Hıristiyanlar ve sonra Yahudiler olmak üzere derecelendirilmiştir. Sınıflama Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler arasında belirli tanıdık kavramlar ve uzlaşımlara müracaat etmektedir. Fakat daha önemlisi bu sınıflama, İslam siyasi sistemine dahil edilecek bireylerin yasal durumunu vurgulamaktadır. Başlangıçta ehl-i kitâb deyimi, sadece Hıristiyanları ve Yahudileri kapsarken, Hz. Muhammed’in ölümünden önce Zerdüştleri, daha sonra gelişen yeni sosyal ve siyasi şartların etkisiyle Budacıları da kapsamıştır. Örneğin Emevi generali Muhammed b. Kâsım (695–715), Pakistan’ın Sind eyaletini fethedince şöyle demiştir: “Buda tapınakları, Hıristiyanların kiliseleri, Yahudilerin sinagogları ve Mecusilerin ateş tapınakları gibidir.”

614/615 yılında Sasanilere yenilen Bizans hakkındaki Rûm suresi ayetleri (Kur’ân 30: 2–3), Bizans’ın birkaç yıl içinde onları yenilgiye uğratacağı haberini vermişti. Bu haberin gerçekleşmesi, şüphesiz Bizans’ta korkuyla karışık bir saygı uyandırmıştı. Nitekim Rûm ayetlerinin bu haberi vermesinden on üç yıl sonra Hz. Muhammed’in Bizans imparatoruna gönderdiği mektup, aynı saygıyla karşılanmıştı. Hiç şüphe yok ki İslam-Bizans ilişkileri, çok hassas dengeler üzerinde, bizzat Kur’ân ve Hz. Muhammed tarafından kurulmuştu. Karşılıklı çatışmalar ve toprak kayıpları sürüyordu, ama öte taraftan gizli bir anlaşma varmışçasına uzlaşı da vardı. Hassas dengeler üzerindeki bu uzlaşı, Emevîlerle birlikte İslam’ın gücünün Bizans tarafından kullanılması noktasına evrildi. Böylece Helenlerin MÖ 6. yüzyıldan beri bir türlü yenişemediği Pers ruhu, tamamen ortadan kaldırılabilirdi. Pers ruhuysa bu manevrayı gördü ve karşılığını da vermekte gecikmedi. Bizans geleneğinden yetişen Emevî siyasetçi ve bürokratların elinde gerçekleştirilen Kerbelâ faciası (10 Kasım 680), Bizans politikasını Mezopotamya’ya perçinleyerek, İslam’ın sırtını doğuya ebediyen çeviren bir çividen başka bir şey değildir.

Abbâsîlerin parçalanmaya başlamasıyla birlikte İslam kültüründe pek çok yabancı görüş, gerek İslami kimlikle gerekse özgün kimlikleriyle akımlar halinde yayılmaya başlamıştı ve durum, basitçe Abbasîlerin siyasi otorite kaybı olmaktan tamamen çıkmıştı. Bu dönemde Selçuklu Türkleri, dağılan İslam dünyasını yeniden birleştirme görevini üstlendiler. Batıda Murâbıtlar, doğuda Abbâsîler ve Büyük Selçuklular olmak üzere İslam dünyasını temsil eden belli başlı güçler ile düşünürlerin hepsi de bu kargaşadan kurtulup birliği sağlama peşindeydi. Büyük Selçukluların hedeflediği siyasi birlik, doktrin birliği olmaksızın gerçekleştirilemezdi. Hatta denilebilir ki, Hz. Muhammed’in zamanı hariç, İslam tarihinde o zamana değin siyasi birlik, doktrin birliğini asla bu kadar gerektirmemişti. Bu misyonunun gerçekleştirilmesinde en büyük rolü hiç şüphesiz Büyük Selçuklu Devleti veziri Nizâmülmülk oynamıştır. Sultan Melikşah’ın emriyle Nizâmülmülk 456/1064te başlamak üzere Bağdat, Belh, Nisabur, Herat, Isfahan, Basra, Merv, Taberistan ve Musul’da, tarihte kendi adıyla anılan medreseler inşa ettirdi ve bu okullarda zamanın en seçkin bilginlerini görevlendirdi. Her ne kadar Nizâmülmülk doğmadan önce Subuktekin tarafından Nisabur’da Beyhakiyye ve Sa’diyye medreseleri kurulmuşsa da Nizâmiye Medreseleri, gerek bilgi birikimini özgürce ele alması ve geliştirmesi, gerekse teşkilatlanma özellikleri bakımından modern üniversitenin abartısız tarihteki ilk örneğidir. Nizâmiye Medreselerinin müderris (profesör) kadroları, alanlarında uzman olan ve bazıları yedi lisan bilen, zamanın en seçkin araştırmacılarından oluşuyordu. Nizâmiye Medresesi profesörlerinden el-Cuveynî ve öğrencisi el-Gazzâlî gibi bazılarının projelendirmeye çalıştığı ve hem Büyük Selçuklu Devletinin hem Abbâsîlerin hem de Endülüslü Murâbıtların paylaştığı ortak ideal şuydu: Endülüs’ten Çin’e kadar farklı ırklar, kültürler, dini ve felsefi görüşlere sahip kitleler, tek bir paydada nasıl buluşturabilir?