I - GELENEKLERİMİZİN DİL VE EDEBİYAT KAYNAKLARI

İslam kültür dokusu, başka motifler içerse de anahatları itibariyle üç büyük kültürün temel çizgilerinden oluşmuştur; bunlar Türk, Arap ve İran unsurlarıdır. Yazılı kaynaklara daha erken dönemde sahip olması bakımından İslam kültür dokusunun nispeten daha fazla bilinen unsuru İran kültürüdür. Türk ve Arap kültürlerinin İslam öncesi tarihsel kazanımları sözlü olarak aktarılagelen şiir, destan, nasihat yahut yazıt gibi yollarla İslam medeniyetine kazandırılmıştır. İslam'ın Hicaz'da doğuşuyla birlikte Araplar yazılı kültür aşamasına geçmişken, yazılı kültüre en geç intibak eden unsur Türkler olmuştur.

İslam medeniyetini oluşturan ana unsurlardan Türklerin "göçebe", Araplarınsa "bedevi" diye nitelenmesiyle söze başlanarak yazısız gelenek yoluyla taşınagelen ya­pıların ihmal edilebileceği kanaatinin oluşturulması, bu medeniyetin çevre kültürler tarafından belirlendiği sonucunu beraberinde getirmektedir. İslam'ın doğuşunu be­timleyen metinler, neredeyse istisnasız bir şekilde onun, şiir ve edebiyattan başka bir marifeti olmayan Hicaz çöllerinde doğduğunu anlatır. Bu betimleme her ne kadar İslam'ın mucizevi yönünü öne çıkarıyor gibi görünse de, gerçekte onun Yahudilik ve Hıristiyanlığa, nihayet Sasani ve Bizans'a ne kadar çok şey borçlu olduğu tezini destekleyecektir. Romantik bir tablo sergileyen çöl ve edebiyat ilişkisi, aslında önemli bir soruyu uzun yüzyıllar gündemden düşürmüştür: İslam'ın doğduğu 7. yüzyılda Arapça gibi son derece gelişmiş bir medeniyet dili, nasıl olup da çölün yoksulluğu ve terk edilmişliği içerisinde gelişebilmiştir? Daha da önemlisi İslam gibi bir din, sadece Tanrı öyle seçtiği için mi çölde bir medeniyete dönüşmüştü, yoksa Hicaz'ın geçmişin­de büyük bir medeniyet mi vardı? Kur'ân'a bakılırsa ondaki öğretilerin pek çoğu geç­miş milletlerde de vardı. Bu bakımdan İslam, geçmiş dinlerin devamıdır Öte yandan 1970'lerde ve 1980'lerde yapılan arkeolojik keşiflerde milattan üç bin yıl kadar önce­sine uzanan ve efsane oldukları sanılan Orta ve Güney Arabistan'daki Ad ve Himyer krallıklarına ait piramitler, bazı makine ve düzenek kalıntılarının bulunmasından sonra medeniyet tarihçilerinin gerek Arabistan yarımadasındaki bedevi insanlar, gerekse bu coğrafyada doğmuş İslam dini hakkındaki yargıları büyük ölçüde değişmiştir. Zira Ad ve Himyer krallıkları Eskiçağda Mısır, Suriye ve Mezopotamya ile kıyaslanabilir dere­cede yüksek bir kültür ve gerçek bir medeniyetti. Ancak bu keşifler doğrultusunda İslam tarihinin yeniden yorumlanması, uzun ve zahmetli bir çaba gerektirmektedir.

Evrenin sembollerle dolu bir kitap olduğu, Eskiçağ Mezopotamya'sında doğmuş bir inançtır. Bu inancı kendisine temel kılmış filozoflar, hatta kültürler olmuştur Ye- ni-Platonculuğun kurucusu Plotinus'a (205-270) göre varolan şeyler işaretlerdir, bu işaretleri okumayı bilen bilge kimselerse girilemez olan gayb alanını müşahede ederler. Ona göre bütün bir doğa, yazılarla dolu olan bir kitap gibidir; bilgelik, varlıkların hare­ketlerinin telaffuz ettiği yasaları doğa kitabından okuma marifetidir. Şeylerin birbirine benzerlikleri dikkatle gözlemlendiğinde, onlardaki düzen ve düzendeki serilik görüle­bilir; öyle ki bu kitapta halihazırda yazılmış olanlar, yazılacak olanlar da okunabilir. Me­zopotamya kaynaklı bu inancın, yeniden ve daha güçlü bir şekilde kendisini gösterdiği kültürlerden birisi İslam'dır. Bir bütünlük içinde Kur'ân'a bakıldığında, ilk vahyedilen ayet olan "oku" (ikra') ifadesinin, sadece Kur'ân'daki sözleri değil, "ayet" kelimesinin ifade ettiği şeyleri ve olayları birer sembol olarak görüp anlama manasına geldiği görü­lebilir. Yıldızlar, gezegenler, gök olayları, yağmurun yağması, güneşin doğup batması, canlıların doğup ölmesi, dağlardan toz zerrelerine varıncaya kadar etrafımızda gördü­ğümüz irili ufaklı her şey, ancak bilge kimselerin okuyabileceği işaretlerdir. Söz konusu inancı, farklı bir sentezle Yeniçağ Avrupa'sının gündemine taşıyan Galilei (1564-1642), evrenin büyük bir kitap olduğunu, fakat bu kitabın yazıldığı dil ve semboller bilinmek­sizin evren kitabının anlaşılamayacağını söyler. Ona göre bu kitap, matematik dilinde ve üçgen, çember ve diğer geometrik şekillerden oluşan sembollerle yazılmıştır. Bu sembollerin ve matematik dilinin yardımı olmaksızın, karanlık bir labirentte çaresiz bir hayret içerisinde kalan insanın, evren kitabının tek bir sözünü bile anlaması mümkün değildir. Galilei'nin bu anlayışı modern dönem boyunca pek çok filozof tarafından benimsenmiş ve felsefi görüşlerine işlenmiştir. Örneğin Francis Bacon'a (1561-1626) göre öncelikle doğanın hangi dilden anladığını öğrenmek şartıyla onu dinlemeliyiz.
İslam'ın kabiliyeti, Fas ve İspanya'dan Çin'in doğusuna kadar farklı milletler, kültür­ler ve iktisadi sistemler arasında inşa ettiği iletişimci ve yeniden örgütleyici ahlakında yatar. Doğası gereği İslam, diyor Von Grunebaum, "bir Lingua Franca", tarihsel gele­neklere ve dilsel engellere karşı çıkmayı mümkün kılan ve karmaşık içerikleri etkili bir şekilde özetlemeye izin veren bir semboller, resimler, dönüm noktaları hazinesidir."