III - İSLAM İNANÇLARININ TEMELLENDİRİLMESİ

İslam dünyasında Hz. Muhammed’in vefatından sonra meydana gelen siyasi ve fikrî çalkantılar, zamanla hak ve batıl inançların birbirinden ayırt edilemez hale gelmesine sebep olmuştu. Bu suretle kelam ilmi, evvelâ ehl-i bid’atın ilmi halinde ortaya çıkmaya başladı. Dış kültürlerin tesiri altında bidat ehlinin elinde gelişmeye başlayan bu ilmin, zaman içinde, selef âlimler tarafından kötülenmesinin ve daha sonra sorgulanmadan devam edegelen bu yargının, bazı kesimlerce bilinçsiz olarak tekrar edilmesinin temel sebebi budur. İslam dünyasında, daha çok Emeviler dönemi (41–132 / 661–750), ilkin İslami ilimlerin çeşitli alanlarda tedvin edilmeye ve bu sebeple bazı ekol ve mezheplerin tarih sahnesinde görülmeye başladığı bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha sonra da bu durum Abbasiler dönemi ile sürüp gitmiştir. Kelam tarihi açısından bir devrin dönüm noktası sayılabilecek önemli bir konuma sahip olan ve bu döneme tanıklık eden şahısların başında şüphesiz, ilim ve şöhretleriyle insanların kalplerinde haklı yerlerini almış Hasan Basrî ve İmam A’zam Ebû Hanife gelmektedir.

Kelam’ın tarihi açısından bakıldığında, Hicri 2. ve 3. yüzyıllar, bütün İslami ilimler için son derece önemlidir. Emeviler dönemi, şahıslar bazında bazı ekol ve mezheplerin tarih sahnesinde kıpırdamaya başladığı bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha sonra da bu durum Abbasiler döneminde sürüp gitmiştir. Dolayısıyla bu iki dönem, Hulefa-i Raşidin devrinde, Hz. Osman’ın şehid edilişi ve özellikle Cemel ve Sıffın olayları sonucu gündeme gelen “büyük günah (el-Kebire)” ile bağlantılı olayların sahneye çıktığı dönemlerdir. İşlenen bu günahla ilgili olarak kimlerin “mümin-kâfir-fasık” sayılabileceği ve “takdir-i ilahi/kader” gibi problemler, dış kültürlerin de etkisi altında özellikle bu dönemlerde olmak üzere Müslümanların kafasını tarih boyunca hep meşgul edegelmiştir. Adı geçen problemlerle ilişik ilk defa Hariciler (Va’idiyye kolu), Mürcie ve Mutezile, biraz da selefin hoş karşılamadığı anlamda, çözüm üretmeye çalışmışlardır. Nihayet 3. yüzyıla gelindiğinde, bu çeşitli dinî ve felsefi tartışma ve yorumların tesiri altında, selef çizgisinden metod bakımından ayrılma durumunda kalan ilk Ehl-i Sünnet önderleri, yavaş yavaş selef yolunda kelam ilminin kapılarını aralamaya başlamışlardır. Bu bölümde İslam inançlarının anlaşılması ve temellendirilmesi konusunda İslam düşünürlerinin ortaya koyduğu temel çalışmalara yer verilecektir.