V - FELSEFE

İnsana yönelik ilk hitabı “ikra’” (oku) olan Kur’ân-ı Kerim’de insanın algılama, bilme ve düşünme yeteneğinin türlü boyutları çok sayıda terimle ifade edilmiştir. Bu bağlamda ilim, hikmet, kitap; sem’, basar, fuâd, kalb, basiret, lübb; hakk, kader, âyet, beyyine, burhan, sultan, zikr, ibret, tedebbür, taakkul, tefakkuh, tefekkür, tezekkür, nazar, i’tibâr ve daha başka terimlerin çeşitli türev ve zıt anlamlılarıyla birlikte Kur’ân’daki yekünü dikkate alındığında, onun akıl ve tefekküre verdiği önem rahatlıkla anlaşılacaktır.

Kur’ân’a göre tefekkür insan için bir imkândan öte onun varlık sebebi ve asli görevidir. Duyu ve duygu gücünü de kullanarak insan aklının yönelip besleneceği kaynaklar (1) Allah’ın sözlü ayetlerini içeren Kur’ân, (2) sünnetullahın geçerli olduğu ferdi ve toplumsal davranışlar ile bunların sonuçlarından oluşan tarih (enfüs) ve (3) fiilî/tekvînî ayetlerin tecelli ettiği tabiî varlık, olgu ve olaylardır (âfâk). Kendisine verilen bu gücü, hizmetine sunulan evreni imar etmek ve ondan yararlanmak üzere kullanması, insan için aynı zamanda ahlakî bir sorumluluk, dini bir görev, uhrevî bir azık ve hazırlıktır. Şu var ki, zihni bir faaliyetin Kur’ân’a göre akli tefekkür sayılabilmesi için, onun ortaya koyduğu Allah-âlem-insan ilişkileri modeliyle bağlantılı olması; insanın duyu, duygu, düşünce, inanç ve davranış bütünlüğü ile dünya-ahiret, fert-toplum dengesini asla göz ardı etmemesi; ayrıca zann, tahmin ve taklid ürünü verilerle değil, güvenilir delillerle beslenmesi şarttır.

İslam toplumunun dini, ahlaki, hukuki, içtimai ve siyasi her türlü meselesinin bizzat Hz. Peygamber tarafından çözüme kavuşturulduğu, son ilahi dinin büyük bir aşk ve heyecanla yaşandığı “mutluluk çağı”nda Müslümanlar arasında inanç ve fikir birliği hüküm sürmüştür. Bu durum, Allah elçisinin irtihaliyle birlikte yerini başta hilâfet meselesi olmak üzere çeşitli konular etrafında yapılan tartışmalara ve giderek siyasi ve dini gruplaşmalara bırakmaya başladı. Yapılan fetihler sonucunda eski çağlardan beri çeşitli inanç ve kültürlerin yaşandığı, farklı medeniyetlerin kurulduğu bölgelerin İslam coğrafyasına katılması, bir yandan İslam toplumunun eski İran, Hind, Helen ve daha başka yabancı kültür ve düşüncelerle tanışmasına imkân sağlarken, diğer yandan da iktisadi hayatın canlanıp refah düzeyinin yükselmesini hızlandırdı. Bu arada gerek yeni karşılaşılan farklı inanç ve kültürlere yönelik merak, gerekse fethedilen bölgelerde tesis edilen egemenliğin pekiştirilmesi bakımından o toplumların sahip bulunduğu düşünce ve bilgi birikimini daha yakından tanıma ihtiyacının da yönlendirmesi sonucunda büyük bir tercüme hareketi başladı. Bu hareket, esas itibariyle İslam dininin her vesileyle, akıl ve aklı kullanmanın önemine yaptığı vurgu doğrultusunda vahiyle gelen Kur’ân-ı Kerîm’in yanı sıra insanın ruh-beden yapısı, tarih (enfüs) ve tabiat (âfâk) üzerinde düşünmeyi ve araştırmayı ısrarla teşvik etmesiyle başlayan ilmi tecessüs ve gayretlerin, daha bir ivme kazanarak devam etmesine önemli katkılar yapmıştır.

Bu ve başka birtakım gelişmeler neticesinde İslam toplumunun kendi iç şartlarından kaynaklanan tartışmalara, kültür ve düşünce etkileşiminin yol açtığı yeni tartışma konularının eklendiği; ayrıca yöneticiler başta olmak üzere bazı kesimlerin dini ve ahlakî hayatında iktisadi zenginleşmeden mütevellit bir tavsamanın ortaya çıktığı görülür. Kısaca işaret etmeye çalıştığımız bu ortam, aynı zamanda İslam düşüncesinin “kelam”, “tasavvuf” ve “felsefe” olmak üzere ayrı tarz ve alanda gelişmesinin de zemini olmuştur. Bu bölümde, İslam toplumunun felsefe alanında ortaya koyduğu başarı ve dinamizmin yansıdığı konu ve meselelere dair genel bir çerçeve oluşturacak nitelikteki metinler sunulmaktadır.