VI - TASAVVUF

Gazzâlî’ye gelinceye kadar devam eden üç asırlık Sünnî tasavvuf döneminde yüksek ahlâka yönelik amelî/pratik amaçları yanında kavramsal düzeyde nazarî/teorik boyuta da yönelen sûfîler marifet, tevhid, muhabbet, fenâ ve bekâ gibi terimler üzerinde farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Ancak bunların felsefî doktrin düzeyinde yorumlar olmadığını belirtmek gerekir. Gazzâlî sonrasında 12–13. yüzyıllarda Şehâbeddin es-Sühreverdî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve İbn Seb’în gibi sûfî filozoflar eliyle tasavvuf felsefi bir yapıya bürünmüştür. Bu mutasavvıflar kendi tasavvufî zevk ve eğilimlerini felsefî öğretilerle harmanlayıp başka mistik kültürlerden aldıkları birçok unsuru da buna katarak felsefî-mistik bir tasavvuf oluşturmuşlardır. Özellikle İbnü’l-Arabî’nin vahdet-i vücûd ve tecellî nazariyesi etrafında ördüğü sistemin, ortaya atıldığı andan itibaren büyük yankılar uyandırmış, en çok eleştirilen nazariyelerin başında yer almış ve sonraki dönemlerde gerek tasavvuf çevreleri gerekse edebiyat ve sanat muhitleri üzerinde çok önemli etkiler meydana getirdiği bilinmektedir. Bu bölümde, zühd hareketi ve tasavvufun yapısı ve tarihi gelişimine dair genel bir çerçeve sunacak nitelikte metinler yer almaktadır.